İsrail'in Batı Şeria'daki İlhak Planları: Siyasi Riskler ve Belirsizlikler

İsrail’in Batı Şeria ilhakının kaygan zemini

Daniel Warner   İsviçre'de hava oldukça sıcak.

Son günlerde sıcaklık zaman zaman 35 dereceye kadar çıktı. İnsan serin, hatta soğuk havayı özlüyor.  Ama savaş söz konusu olduğunda, genellikle sıcak çatışmalar dikkat çeker.

Yıllarca, hatta on yıllarca süren çatışmalar ise zamanla arka plana itilir.

Böyle olunca, bir zamanlar geçici ve istisnai kabul edilen durumlar giderek normal ve kalıcı görünmeye başlar. İsrail'in kısa süre önce Batı Şeria'daki yetkinin İsrail Savunma Kuvvetleri'nden (IDF) İsrail polisine devredileceğini açıklaması ilk bakışta küçük, teknik bir karar gibi görünebilir.

Ancak bu adımın, İsrail'in "Büyük İsrail" hedefi doğrultusunda çok daha kapsamlı sonuçları olabilir.  İsrail'in 1967'den bu yana Batı Şeria'yı işgali giderek kalıcı hale geliyor. İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, 14 Ağustos'ta yaptığı açıklamada şunları söyledi:  "İsrail ordusunun görevi Filistin terörüyle mücadele etmek, sınırları ve yerleşim birimlerini tehditlere karşı korumaya odaklanmak, sınırlarla, bölgenin kendisiyle ve yerleşim yerleri ile İsrail Devleti'ne yönelik güvenlik tehditleriyle ilgilenmektir; tepelerde dolaşan gençlerin peşinden koşmak değil."  Katz daha sonra şöyle devam etti: "Yerleşim birimleri ve yerleşimcilerle ilgili hukuki uygulamalar ile sivil meselelerin tamamı İsrail Polisi'nin sorumluluğuna devredilecek."  New York Times muhabirleri David M. Halbfinger ve Adam Rasgon'ın aktardığına göre Katz, Batı Şeria'daki İsrailli yerleşimcilerin sayısındaki "memnuniyet verici artış" nedeniyle, Batı Şeria'da sivil hukuk uygulamalarını yürütmenin "İsrail Savunma Güçlerinin (IDF) görevi olmadığını" ve ordunun bu alanı yönetemediğini söyledi.  Bu yetki devri, geçici bir durumu kalıcı ve normal hale getirme sürecindeki yeni bir adımı temsil ediyor.

Le Temps gazetesinde yazan Aline Jaccottet'e göre, Katz'ın önerisi "bir dönüm noktası" niteliğinde.

Jaccottet, sivil hukukun uygulanmasına ilişkin yetkinin ordudan özel olarak görevlendirilmiş bir polis gücüne devredilmesinin, Filistin topraklarına İsrail'in ulusal toprağıymış gibi muamele edildiği anlamına geldiğini savunuyor.  Uluslararası insan hakları hukukuna göre İsrail, işgalci güç sıfatıyla Filistinli sivil nüfusa karşı yükümlülüklere sahip.

Uluslararası Adalet Divanı, 19 Temmuz 2024 tarihli danışma görüşünün 105. paragrafında bunu şöyle ifade etmişti:  "İşgalci güç statüsüne sahip bir devlet, fiili kontrol uyguladığı topraklar üzerinde belirli yetki ve yükümlülükler üstlenir.

Bu çerçevede işgalci güç, söz konusu bölgeyi yerel halkın yararına yönetmekle yükümlüdür."  Peki geçici olması gereken bir işgal giderek normalleşip kurumsallaştığında ne olur? 1967'de Batı Şeria'da tek bir İsrail yerleşimi bile yoktu.

Bugün ise kullanılan kaynağa ve hangi bölgelerin dahil edildiğine bağlı olarak Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te yarım milyondan fazla İsrailli yerleşimci yaşıyor.

Birleşmiş Milletler'in son verilerine göre, Ocak 2023'ten bu yana yerleşimci saldırıları ve bunlarla bağlantılı erişim kısıtlamaları nedeniyle 6 bin 200'den fazla Filistinli yerinden edildi; Temmuz 2026 başı itibarıyla ise 47 topluluk tamamen boşaltıldı.  Bir işgal yıllarca, hatta on yıllarca sürebilir.

Ancak zamanın geçmesi işgali egemenliğe dönüştürmez.

Aynı şekilde işgal uzadıkça işgalci güce daha fazla hak da tanımaz.

Saygın hukukçular Georges Abi-Saab ile Marcelo Kohen, bazı koşullarda uzun süreli bir işgalin bizzat hukuka aykırı hale gelebileceğini savunuyor.

Başka bir ifadeyle, işgal ne kadar uzun sürerse askeri işgal ile sıradan devlet yönetimi arasındaki ayrım o kadar belirsizleşiyor.  Uluslararası Kızılhaç Komitesi de şu değerlendirmeyi yapıyor:  "Bir işgal ne kadar uzun sürer ve işgalci güç ne kadar geniş yetkiler kullanırsa, askeri yönetim ile olağan devlet yönetimi arasındaki ayrımı görmek o kadar zorlaşır."  Temel soru şu: İsrail Batı Şeria'yı kendi toprağının bir parçası olarak mı görüyor?  Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, diğer bazı İsrailli siyasetçiler gibi Batı Şeria'yı bölgenin Tevrat'taki adı olan "Yahuda ve Samiriye" olarak adlandırıyor.

Ancak mesele yalnızca terminoloji değil.

Knesset, 2025 yılında İsrail mevzuatında "Batı Şeria" yerine "Yahuda ve Samiriye" ifadesinin kullanılmasını öngören bir yasa teklifini ilerletti.

Teklifi destekleyenler, bu değişikliğin Yahudi halkının bu topraklar üzerindeki tarihsel hakkını tanıyacağını savundu.

Ayrıca Temmuz ayında Knesset, İsrail egemenliğinin Yahuda ve Samiriye ile Ürdün Vadisi'ne de uygulanmasını isteyen bir bildiriyi kabul etti.

Bildiride Yahuda ve Samiriye ile Ürdün Vadisi, "Eretz İsrael'in ayrılmaz bir parçası" olarak tanımlanıyor ve buralarda İsrail egemenliğinin hayata geçirilmesi çağrısı yapılıyordu.  Kullanılan dil önemlidir.

Batı Şeria yerine Yahuda ve Samiriye deyin.

Daha fazla yerleşim inşa edin.

Daha fazla İsrailli sivili bölgeye taşıyın.

Yetkileri ordudan sivil kurumlara devredin.

Sonra da buna egemenlik adını verin.

Uluslararası hukuka göre geçici olması gereken bir işgal, hangi noktada siyasal ve idari açıdan İsrail'in bir parçası gibi muamele görmeye başlar?  İşte kaygan zemin tam da budur.

Hatta belki artık o kadar da kaygan değildir.

Uluslararası Adalet Divanı, 2024 yılında İsrail'in yerleşimlerin genişletilmesi ve Batı Şeria'da İsrail iç hukukunun kapsamlı biçimde uygulanması da dahil olmak üzere izlediği politika ve uygulamaların, İşgal Altındaki Filistin Topraklarının geniş bölümlerinin ilhakı anlamına geldiğine hükmetmişti.  Divan, kararının 173. paragrafında şu değerlendirmeyi yaptı:  "İsrail'in iç hukukunu Batı Şeria'ya, özellikle de yerleşimlere ve yerleşimcilere uygulaması ile işgalin uzun sürmesini gerekçe göstererek daha geniş düzenleyici yetkiler üstlenmesi, işgal altındaki topraklar üzerindeki denetimini pekiştirmektedir. İsrail ayrıca Batı Şeria'yı kendi topraklarına dahil etmeye yönelik adımlar da atmıştır."  İşgalin bu şekilde normalleştirilmesi ise tepkisiz kalmadı. 20 Ağustos'ta Fransa, Almanya, İtalya, Birleşik Krallık ve diğer bazı ülkeler, İsrail'e yeni yerleşim projesinden vazgeçmesi ve "Batı Şeria'daki yerleşimlerin genişletilmesine son vermesi" çağrısında bulundu.

Yüzü aşkın eski İngiliz ve Fransız diplomat ise daha da ileri giderek Emmanuel Macron ve Andy Burnham'a gönderdikleri mektupta Filistin'in "dünyanın gözleri önünde silindiğini" belirtti ve daha güçlü adımlar atılmasını istedi.  Bir işgal tek ve dramatik bir hamleyle kalıcı hale gelmez.

Kalıcılık, zaman içinde normal görünmeye başlayan bir dizi değişiklikle inşa edilir.

Bugün açık olan gerçek ise Batı Şeria'da süren yerleşim faaliyetlerinin ve Filistin karşıtı şiddetin uluslararası hukuka açıkça aykırı, siyasi açıdan kendi hedeflerini boşa çıkaran ve ahlaken hiçbir şekilde meşrulaştırılamayacak uygulamalar olduğudur.

İLGİLİ HABERLER