Rónán Hession, Panenka ve pişmanlık üzerine konuştu

İrlandalı yazar Rónán Hession’la Panenka romanından yola çıkarak pişmanlığı, bağışlamayı, değişimi, futbolun hayatta açtığı metaforik alanı ve yazarlığını besleyen kaynakları konuştuk…

Birkaç yıl önce, 1990 Dünya Kupası’nda Romanya formasıyla İrlanda’ya karşı penaltı kaçıran Daniel Timofte’yle yapılmış bir röportaj okudum. Çok yetenekli bir futbolcuydu; fakat o an, hayatında derin bir iz bırakmıştı.

Roberto Baggio gibi başka futbolcular da benzer deneyimler yaşadı.

Hayat akıp giderken insan geçmişte yaptığı bir hataya dönüp duruyor ve oradan bir türlü ayrılamıyor.

Bu, insanların yollarına devam etmekte ve kendilerini bağışlamakta neden bu kadar zorlandıkları üzerine düşünmeme yol açtı. İnsan çoğu zaman bunu kendi başına başaramıyor; iyileşmesine yardım edecek birine ihtiyaç duyuyor.

Panenka için bu kişi Esther.Savaştan önce Ukrayna’da gönüllü çalışan İngiliz beyin cerrahı Sir Henry Marsh hakkında bir belgesel de izlemiştim.

Yaz tatillerini Ukrayna’da geçiriyor, ücretsiz ameliyatlar yapıyordu.

Onun da kötü sonuçlanan ameliyatlara dair ağır pişmanlıkları vardı.

Yaptığı bütün iyiliklere rağmen zihninde en çok hataları kalmıştı.Belgeselin bir sahnesinde, ölümcül bir beyin tümörü olduğunu fark ettiği genç ve güzel bir kadınla görüşüyordu.

Kadın karşılarında otururken Marsh ile Ukraynalı meslektaşı, durumu ona nasıl anlatacaklarını tartışıyordu.

Doktorlar İngilizce konuşuyor, kadın ise söylenenleri anlamıyordu.

Panenka’daki hastane sahnesini bu görüntüden yola çıkarak yazdım.

O sahne bana, insanın sorunları çözülemese bile huzura ulaşıp ulaşamayacağını düşündürdü.Yaşım ilerledikçe -şimdi elli yaşındayım- durmadan geçmişe dair yeni yükler biriktirdiğimizi daha iyi anlıyorum. Önceki deneyimlerimizin taşlarını ve enkazını sürükleyen buzullara benziyoruz.

Elli yaşına geldiğiniz halde çocukluğunuzu, yani hayatınızın ilk on sekiz yılını anlamlandırmaya çalışıyorsanız, yaşadığınız her şeyi ömrünüz boyunca çözüme kavuşturmanız matematiksel olarak imkânsızdır.

Bu yüzden bir seçim yapmak gerekir: Neyi yanınızda taşıyacağınıza, hangisinden ders çıkaracağınıza ve neyi ardınızda bırakacağınıza karar vermelisiniz.Suçlulukla gerçek pişmanlık arasında önemli bir fark var.

Suçluluk duyan insan kendini kötü hisseder, fakat hayatında bir değişiklik yapmaz.

Böylece hatasının bedelini ödemediği gibi kendine hayatın tadını çıkarma hakkı da tanımaz.Gerçek pişmanlıktaysa insan dersini alır, yoluna devam eder ve daha iyi biri olabilmek için gereken zorlu değişimlere girişir.

Pek çok kişi, nereye varacağını bilmediği bir değişime yönelmektense alıştığı mutsuzluğun içinde kalmayı seçer.Futbol, hayal kırıklığıyla da başarıyla da nasıl baş edeceğimizi öğretir.

Birbirimizden çok farklı insanlar olsak bile aynı kulübe ve oyunculara duyduğumuz bağlılık bizi bir araya getirir.Panenka, kişisel bir başarısızlığın ağırlığını taşıyor.

En büyük utancıysa yaşadığı çevreyi hayal kırıklığına uğrattığını düşünmesi.

Mahallesinden hiç ayrılmadan kendi yurdunda sürgün hayatı yaşamaya başlıyor. İnsanların arasında kalıyor, fakat kendini dışlanmış biri gibi görüyor. Üstelik bu cezayı ona başkaları vermiyor.

Roman boyunca kimse onu aşağılamıyor ya da açıkça suçlamıyor.Futbol, yeniden başlamayı da öğretir.

Romanda adı geçen İspanyol kulübü Seneca yıllarca başarısız olsa bile zafer geldiğinde sevincini yaşayabiliyor.

Bir futbol taraftarı da her yeni sezonun başında, aklı başka türlü söylese bile, umutlarının yeniden canlandığını hissediyor…“Sanat formu” sözünü sık kullanırız.

Oysa burada iki ayrı unsur vardır: Sanat ve biçim.

Yazmanın biçimsel yönü, yani teknik becerileri öğrenilebilir.

Fakat yazıyı bütünüyle teknik bir uğraş gibi gördüğünüzde ortaya çıkan metin yaşama gücünü kaybeder. İyi yazmak, iyi yaşama isteğiyle yakından ilişkilidir. İnsanın kendi içindeki çıkmazları, toplumun düğümlerini ve bireyin toplum içindeki yerini anlama arzusu gerekir.

Hayal gücüyle bağ kurmak da önemlidir. Çocukken hepimizde doğal olarak bulunan bu yeti, beslenmediğinde zamanla zayıflar.

Yazının canlılık kazanması için hayal gücünün içinde serbestçe dolaşabilmek gerekir.Her yazar önce bir okurdur.

Bu yüzden yazarlığın yolu okumaktan geçer.

Dünyanın farklı coğrafyalarından, geniş bir yelpazeye yayılan eserler okuyun. Şiire, tiyatroya ve başka türlere yönelin.

Resimle, müzikle ve öteki sanatlarla bağ kurun.

Sanat, bir çeşit fotosentezdir.Yazmak elbette pratik ister.

Bununla birlikte her gün yazmayı zorunlu gören anlayışa katılmıyorum.

Resim ve müzikte motor beceriler açısından böyle bir düzen gerekebilir.

Yazıda ise düşüncelerin olgunlaşmasına zaman tanımak önemlidir.

Masanın başına dinlenmiş, istekli ve yazmaya aç biçimde oturmalısınız.

Yazarlık hayatı boyunca kendinizi yeniden kurmayı öğrenmeniz de gerekir.

Aksi halde eski alışkanlıkların içinde sıkışıp kalabilirsiniz.Teknik bakımdan kusursuz görünen fakat içinde hayat taşımayan pek çok metin var.

Böyle yazılardaki eksikliği açıkça tarif etmek her zaman kolay olmuyor. İyi bir metin okuduğumda ona bütünüyle inanır, kendimi onun dünyasına bırakırım.

Bunun, metnin yazarın içindeki derin ve arı bir yerden gelmesiyle ilgili olduğunu düşünüyorum.

O kaynak, okurun içinde benzer bir noktaya dokunuyor ve iki hayal gücü arasında gizli bir konuşma başlıyor.

Bunun nasıl meydana geldiği hâlâ bir sır.

Yine de etkisini hemen hissediyorsunuz.

Belki de saf yaratıcılık, hesaplayan zihinden çok içimizde uzanan o geniş ve açık hayal alanından doğuyordur.Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

İLGİLİ HABERLER