Evet, garip gelse de bu, bir tür sarhoşluk.
Ama bildiğimiz sarhoşluklardan değil.
Burada ne kontrol kaybı vardır ne de taşkınlık.
Daha çok ince bir dalga gibi gelir. İçerken fark edilmez belki ama bir süre sonra bedenin hafiflediğini, zihnin alışılmadık bir açıklık kazandığını hissettirir.
Bir şey olur ama o “şey” kelimeye pek yanaşmaz. Çinlilerin cha zui dediği hâl tam olarak budur. Özellikle oolong, pu-erh veya güçlü yeşil ya da kırmızı çaylar peş peşe içildiğinde olur.Belirtilerse çoğu zaman hafif bir baş dönmesiyle başlar, durup dururken gelen bir neşe ve farkında olmadan yerleşen bir gülümseme eşlik eder.
Kalp biraz hızlanır, beden ısınır; ardından tuhaf bir sakinlik çöker.
Ne tam uyanıklık ne tam gevşeme. İkisinin arasında bir yerde durur insan.
Beden uyanıktır ama zihin daha az konuşur.Nedenine gelince… Tek bir açıklama yoktur.
Kafein vardır elbette ama tek başına yetmez. Çayın içindeki L-theanine, polifenoller ve aromatik bileşenlerin birlikte bir etki yarattığı düşünülür.
L-theanine için kafeinin sertliğini yumuşattığı söylenir fakat bu etki herkeste aynı karşılığı bulmaz.
Kiminin zihnini berraklaştırır, kimindeyse neredeyse fark edilmeden geçer. Ölçülebilir bir sarhoşluktan ziyade bedende duyulan bir hâl söz konusudur.
Uzak Doğu’da bu deneyim bu adla anılır, mesele de buradadır.Asıl fark belki burada başlar.
Batı’da kahve hız demektir.
Yetişmek, ayakta kalmak, devam etmek. Çay ise çoğu zaman bir alışkanlık olarak kalır.
Bizde de böyle. İnce belli bardaklarda ardı ardına içilir, sohbetin arka planına karışır.
Arap kültüründe naneyle bambaşka bir rayiha edinirken, Farslarda sarı çay şekerleriyle bambaşka bir lezzete erişir.
Azeri kültüründe çeşit çeşit reçellerle tüketildiğinde de keyfinize diyecek yoktur.
Oysa Uzak Doğu’da çay yavaştır.
Küçük fincanlar, duraklamalar, beklemeler… İçerken beden dinlenir, mide yoklanır, sınır hissedilir. Çünkü çayın fazlasının bir karşılığı olduğu bilinir. Çay da tıpkı insan gibi ölçü ister.
Yemekten önce ve yemekle tüketildiğinde mideyi dinlendirir.
Bu minik fincanların her birinin bedende bıraktığı etkinin farklı olduğu düşünülür; bu yüzden çay tek seferde değil, genellikle yedi-sekiz fincanı bulacak şekilde, aralara zaman koyularak içilir. Çay o kadar önemli bir geleneğe dönüşmüştür ki bu konuda master hatta doktora seviyesinde eğitimler alınır.
Suyun sıcaklığı, kalitesi, çayın nereden ve nasıl toplandığı, nasıl kurutulduğu… Her ayrıntı ayrı bir bilgiyle, ayrı bir dikkatle ele alınır. Çay ritüelleri hem insanı özel hissettirir hem de beklenmedik duygulara götürür.Oolong başta olmak üzere kırmızı çaylar Çin’de yaygındır, yeşil çaylarsa Japon kültüründe merkezî bir yere sahiptir.
Oolong, bu bağlamda özel bir yerde durur.
Ne yeşil çay kadar hafiftir ne siyah çay kadar sert.
Yarı okside, yarı kararlıdır.
Birkaç fincan iyi gelir derler; fazlası insanı garipleştirir.
Bu yüzden Çin’de çay çoğu zaman aç karnına içilmez. Çay boşluğa değil, dengeye gider.Bizde bu bilginin izi neredeyse silinmiştir. “Çok çay içince çarpıntı yapar.” denir, geçilir.
Oysa o çarpıntının, o hafif baş dönmesinin başka coğrafyalarda bir adı, bir karşılığı vardır.
Ve bir hâlin adı olunca, o artık sıradanlıktan çıkar. Çay da tam bu noktada sadece içilen bir şey olmaktan uzaklaşarak bedende iz bırakan bir tecrübeye dönüşür.Belki mesele sandığımızdan daha basittir.
Biz çayı konuşmak için içtik.
Onlar çayı dinlemek için.
Bizde çay ayıltır.
Onlardaysa çay biraz durdurur, hafifçe yerinden oynatır insanı ama incitmeden.
Belki de bu yüzden bazı çay masalarında bir noktadan sonra sessizlik olur.
Kimse bir şey söylemez.
Herkes bedenine kulak verir.
Gelen o ince dalganın geçmesini bekler.Ve çay, belki de tam orada başlar.
Kelimelerin geri çekildiği yerde.Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.