Çimlerin üzerindeki sofra

Restoranlar gastronominin vitrini olmayı sürdürüyor ancak son yıllarda kentlerin en canlı sofraları parklarda kuruluyor. Piknik kültürünün yeniden yükselişi, yalnızca açık havada yemek yeme alışkanlığını değil paylaşmanın, yavaşlamanın ve toprakla yeniden bağ kurmanın da simgesi.

Son zamanlarda pikniğin eski günlerden güzel bir anı gibi geldiğini, neden daha sık yapmadığımı düşünmeye başladım.

Nedeniyse geçtiğimiz haftalardaki Londra seyahatim.

Londra’yı anlatan yazılar genellikle aynı imgeler çevresinde dolaşır.

Kırmızı otobüsler, tarihi yapılar, hareketli metro istasyonları, hiç dinmeyen kent temposu… Oysa birkaç gün geçirdikten sonra insanın hafızasında kalan şey bunlardan çok daha farklı oluyor.

Benim için bu kentin en güçlü hafızası parkları.

Bu kez dikkatimi çeken, parkların büyüklüğü veya yeşilliği değil, insanların bu alanlarla kurduğu ilişkiydi.

Sabah koşu yapanlar, öğle arasında kitabını okuyanlar, bilgisayarını açıp çalışanlar günün ilerleyen saatlerinde yerlerini bambaşka bir kalabalığa bırakıyordu. Çimlerin üzerine örtüler seriliyor, market poşetlerinden taze ekmekler çıkıyor, peynirler dilimleniyor, küçük salatalar paylaşılıyor ve saatler süren sohbetler başlıyordu. İlk bakışta sıradan görünen bu manzara aslında kent yaşamına ilişkin önemli bir şey söylüyor: Dünyanın en yoğun metropollerinden birinde insanlar, boş vakitlerini alışveriş merkezlerinde veya kafelerde değil, aynı gökyüzünün altında birlikte yemek yiyerek geçiriyor.

DAHA YAVAŞ, SADE VE PAYLAŞIMCI Aslında piknik hiçbir zaman tamamen yaşantımızdan çıkmadı.

Ancak uzun yıllar boyunca daha çok hafta sonuna, bayram tatillerine ve çocukluk anılarına ait nostaljik bir alışkanlık olarak kaldı.

Bugün ise Avrupa’nın pek çok kentinde parklar yeniden sofralara dönüşüyor. Üstelik bu yalnızca yaz aylarında yapılan keyifli bir etkinlik olmaktan çıkıp günlük yaşamın doğal bir parçası haline geliyor.

Bu değişimin arkasında birkaç önemli neden var.

Pandemiyle birlikte açık havada zaman geçirme alışkanlığı güçlendi.

Restoran fiyatlarının yükselmesi de insanların dışarıda yemek yemeye ayırdığı bütçeyi yeniden düşünmesine neden oldu.

Bir akşam yemeği için harcanacak bütçeyle kaliteli birkaç malzeme alıp arkadaşlarla birkaç defa parkta uzun saatler geçirmek birçok kişi için daha cazip bir seçeneğe dönüştü.

Ancak konuyu yalnızca ekonomiyle açıklamak eksik olur. Çünkü parkta kurulan sofralar aynı zamanda yeni bir yaşam arayışını temsil ediyor.

Daha yavaş, daha sade ve daha paylaşımcı bir yaşamı.

KUSURSUZ DEĞİL GERÇEK SOFRA Londra parklarında gördüğüm sofralarda kimsenin kusursuz bir masa hazırlama telaşı yoktu.

Sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan, çiçeklerle süslenmiş gösterişli piknik kurguları gerçek yaşamın çok küçük bir bölümünü temsil ediyor. Çoğu kişi en yakın fırından taze ekmeğini alıyor, marketten birkaç peynir seçiyor, belki bir kutu çilek, birkaç zeytin ve küçük bir salatayla doğruca parka gidiyor. İyi bir piknik aslında gastronominin en temel ilkesini hatırlatıyor: İyi malzeme, doğru eşleşme, paylaşmaya uygun bir sofra.

Bazen kaliteli bir tereyağı ve bir parça ekmek, uzun bir tadım mönüsünden daha fazla mutluluk verebiliyor.

Belki de bugünün gerçek lüksü kalabalık bir kentte sessiz bir ağacın altını bulabilmektir.

Bu pazar siz de bir arkadaşınızı arayıp pikniğe davet etmeye ne dersiniz?

Ben yazımı bitirdikten sonra öyle yapacağım.

Afiyetle… PİKNİK NASIL DOĞDU?

Bugün açık havada yenen keyifli bir öğünü çağrıştıran “piknik” kelimesinin kökeni, 17. yüzyıl Fransa’sına uzanıyor.

Fransızca “pique-nique” sözcüğü, ilk kullanıldığı dönemde herkesin sofraya yiyecek-içecekle katkıda bulunduğu paylaşımlı yemekleri tanımlıyordu. İlginç olan ise bu buluşmaların başlangıçta açık havada yapılmaması, daha çok evlerde veya kapalı mekânlarda düzenlenmesiydi.

Bugün bildiğimiz anlamdaki açık hava pikniği ise 18. yüzyılın sonlarında yaygınlaştı.

Fransız Devrimi’nin ardından halka açılan parklar ve 19. yüzyılda kent yaşamının değişmesiyle insanlar yemeklerini bahçelere, kırsala ve parklara taşıdı.

Böylece piknik, yalnızca dışarıda yemek yemek değil paylaşmanın, sosyalleşmenin ve doğayla buluşmanın simgelerinden biri oldu.

PİKNİĞİN ALTIN KURALLARI • Soğuk zinciri korumak için buz aküsü bulundurun. • Mayonezli ürünleri güneşte uzun süre bekletmeyin. • Her şeyi önceden porsiyonlayın. • Kumaş peçete kullanın. • Çöp poşeti götürmeyi unutmayın. • Tek kullanımlık plastik yerine tekrar kullanılabilir ekipman tercih edin. •Telefonu mümkün olduğunca kenara bırakın. • Parkı, geldiğinizden daha temiz bırakın.

İLGİLİ HABERLER