Eğer bir bebeği uykuda yakalamışsanız ne mutlu size!
Karşınızda belki de dünya gözüyle görebileceğiniz en masum, en tatlı canlı duruyordur.
Peki ya uyandığı an için aynı şeyleri söylemek mümkün mü?Uykusundan uyanan bir bebek; sanki gücü yetse çevresindeki her şeyi parçalayacakmış gibi ağlar.
Elini tutarsanız ya da eline bir nesne verirseniz sımsıkı kavrar.
Bunu, tuttuğu şeyi adeta boğmak istiyormuşçasına bir azimle yaptığını düşünmek hiç de abartı değildir.
Fakat feryat figan ağlayan o bebek, annesi onu kucağına alıp beslemeye başladığında, az önceki gürültünün sahibi o değilmiş gibi birden dinginleşir ve huzura kavuşur.
Kısa bir süre sonra da hiçbir şey olmamış gibi gülücükler saçmaya başlar.Bebeklerin bu tavrında, modern insanın arzuladığı o yaşam biçimini görüyorum: “İstediğime ulaşana kadar yaygarayı koparayım; hiçbir değere aldırış etmeden, kimseyi umursamadan düzeni bozayım.
Arzuma ulaşınca da sakince köşeme çekileyim.”Günümüz toplumundaki en yaygın anormalliklerden biri tam olarak budur: Büyüyememek.Bir dönem “geç ergenlik” kavramı girmişti hayatımıza.
Esasında 18-19 yaş sonrasını tanımlayan bu tıbbi tabir; zamanla sorumluluktan kaçan, tercihleri basitleşen yetişkinler için de kullanılır oldu.
Orta yaşı devirmiş insanların çocuksu haytalıklarını gördüğümüzde ister istemez böyle düşünüyoruz.
Toplum, kendi ezberlerinin dışında kalan her durumu ya reddeder ya da ona yeni bir isim vererek meşrulaştırır.
Yetişkinlerin telefon bağımlılıkları veya sabaha kadar konsol oyunu oynamaları da bu kılıfla kabul edilebilir hale gelmişti.Fakat günümüz insanının mevcut hali artık “geç ergenlik” değil, belirgin bir “geç bebeklik” halidir.
Bir bebeğin büyüme sürecine tanıklık ettiğimde bu benzerlik benim için çok daha aşikâr hale geldi.Modern insanın taleplerini ve bunları elde etme yöntemlerini düşündüğümüzde, “hazzı erteleme” konusunda ciddi bir başarısızlık görüyoruz.
Literatürde “gecikmiş tatmin” olarak adlandırılan anlık arzuları erteleyebilme becerisi, en az bilişsel ve akademik zekâ kadar hayati bir olgunluk göstergesidir.
Psikanalitik çalışmalar, hazzın ertelenmesi dürtüsünün eğitilebilir olduğunu savunur.
Aklını kullanan bir canlı olarak insanın; dürtüselliği ilkel bir davranış olarak görüp terk etmesi gerekir.
Aksi halde bireysel ve sosyal tekâmül sekteye uğrar.
Arzulara sınır çizemeyen insan, düşünen bir organizma olmaktan çıkıp, yalnızca anatomik olarak var olan dürtüsel bir canlıya dönüşür.Hazzın ertelenmesi üzerine yapılmış en meşhur çalışma, Stanford Üniversitesi'nin gerçekleştirdiği “Lokum (Marshmallow) Deneyi”dir.
Deneyde okul öncesi çocuklara cazip bir ödül sunulur: Eğer önlerindeki şekerlemeyi yemeyip belirli bir süre bekleyebilirlerse, ikinci bir şekerleme daha kazanacaklardır. Çocukların anlık hazlara karşı direncini ölçen bu deneyde; kimi çocuklar hemen ödülü tüketmiş, kimileri ise daha büyük ödül için hazzı ertelemeyi başarmıştır.
Bu deneyde iki önemli bulgu öne çıkar:1.
Gelecek Başarısı: Hazzı erteleyebilen çocukların ilerleyen yıllarda sosyal yeterlilik, öz saygı ve stresle başa çıkma testlerinde çok daha başarılı oldukları; suça yatkınlık ve bağımlılık gibi olumsuz durumlardan ise uzak durdukları tespit edilmiştir.2.
Yöntem Becerisi: Şekerlemeyi yemeyen çocukların bunu kaba bir iradeyle değil de dikkatlerini başka yöne çekerek başardıkları gözlemlenmiştir.
Kimi gözünü kapatmış, kimi kendi kendine şarkı söylemiş, kimi de farklı bir oyun kurgulamıştır.
Yani bu çocuklar yasaklara körü körüne uydukları için değil, arzularına mesafe koyup dikkatlerini dağıtabildikleri için başarmışlardır.Günümüz insanının haz karşısındaki acizliğini de tam bu noktadan okuyabiliriz.
Yetişkinler, tıpkı kucağa alınana kadar ortalığı ayağa kaldıran bir bebek gibi, her arzusuna “hemen ve şimdi” ulaşmak istiyorlar.
Dikkatlerini haz nesnesinden uzaklaştıracak zihinsel olgunluğu gösteremediklerinden, kendi isteklerinin esiri haline geliyorlar.
Dijital ekranlar ise bu mekanizmanın en büyük tedarikçisi: Başımızı başka bir yöne çevirmemize izin vermeyen, sürekli anlık ödüller sunan devasa birer dijital emzik...
Oysa insan bir anlığına durabilse, tıpkı o deneydeki akıllı çocuklar gibi yüzünü ekrandan çevirip arzu nesnesiyle temasını kesebilse, kendi iradesine yeniden kavuşacak.
Fakat mutluluk tüccarları ve algoritmalar bunun farkında; bu yüzden bizi hiç büyümeyen, sürekli ağlayan ve verdikleriyle yetinen “ebedi bebekler” olarak tutmak için ellerinden geleni yapıyorlar.Bugünün insanı, başını arzu nesnesinden başka yöne çevirmeyi reddeden ve bu yüzden hazzın tutsağı olan bir “geç bebeklik” evresini yaşıyor.
Tıpkı kucağa alınana dek feryat eden bir bebek gibi, geciken her tatmin için feryat figan ediyoruz.
Sosyal medya platformları ve dijital devler ise bu ilkel dürtüselliğimizi ustalıkla besliyor; bize sürekli yeni oyuncaklar, anlık beğeniler ve bitmeyen bir uyarılma vaat ediyor.
Başımızı ekrandan kaldırmamızı istemiyorlar, çünkü iyi biliyorlar: Başını çeviren insan durur, duran insan düşünür ve düşünen insan kendine sunulanı sorgular ve kurcalar.
Büyümeyelim ve hep o dijital beşikte kalalım diye bizi kendi hazzımızın esiri kılmaya devam ediyorlar.Oysa insan bir anlığına durabilse, tıpkı o deneydeki çocuklar gibi başını ekrandan çevirip o küçük ödülle temasını kesebilse, arzularını yönetebilmek onun için çok daha kolay olacak.
Ancak sosyal medya mimarları ve “mutsuzluk tüccarları” bunun farkında; bu yüzden gözümüzü bir an bile olsun başka yöne çevirmemize izin vermiyorlar.Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.