Hindistan’da Müslümanların “Yabancı İstilacı” Olduğu Anlatısı Nasıl Oluştu?

Hindistan’daki İngiliz sömürge projesinin bir noktadan sonra Hindistan’ın geçmişini kazımaya dönüştüğü, pek bilinmediği için, nadiren kabul edilen bir gerçektir. Şüphesiz bu kazının yapılmasının sebeplerinden biri, Hindistan’a gelen en son yabancılar olarak İngilizlerin kendi gelişlerini meşrulaştırmak istemeleriydi. Diğer sebebi ise, İngilizlerin kendilerini Romalıların mirasçıları olarak görmeleriyle alakalıydı.

Hindistan’daki İngiliz sömürge projesinin bir noktadan sonra Hindistan’ın geçmişini kazımaya dönüştüğü, pek bilinmediği için, nadiren kabul edilen bir gerçektir.Bu kazıma işi çeşitli yabancı halkların, kültürlerin, dinlerin ve siyasî yapıların Alt Kıta'ya gelişini keşfetmeyi amaçlamaktaydı.

Neticede Hint Yarımadası 1498 tarihinden itibaren Portekizlilerin, Hollandalıların ve Timurluların ticarî, siyasî ve askerî istila sahası haline gelmişti.

Diğer sebebi ise İngilizlerin kendilerini Romalıların mirasçıları olarak görmeleriyle alakalıydı.Daha da etkili olan husus ise onun Roma imparatorluğu tecrübesi bağlamında ırk ve siyaset arasındaki ilişkileri keşfetmesidir ki ben bunu tartışacağım.

Bu ilişki İngilizlerin Hindistan’ı fethini meşru göstermek için derhal kullanıldı.İngilizler Hindistan’daki sömürge projelerine Plâsî Savaşı’ndan sonra 1757’de resmen başladılar. 1783’te William Jones, Kalküta’daki William Kale’sine ceza hâkimi olarak geldi.

Gelecek on yıl boyunca Jones, dilbilimle beşerî göç kalıplarını birleştiren ve Hint-Avrupa bölgesi boyunca ırkları harmanlayan yeni bir filoloji bilimi kurdu.

Yunan, Latin ve Sanskrit dillerini “artık mevcut olmayan” “ortak bir kaynakla” birbirlerine bağlayan bir hikâye ortaya attı.

Bu “ortak kaynak” “çok uzak devirlerdeki diğer krallıkların fatihleriydi.”Onlar Hindistan’ı Yunanlara ve bu yolla Romalılara bağlayan coğrafyaların, halkların ve nesnelerin kayıtlarını toplayarak kendilerini dönemlerinin Büyük İskender’i olarak hayal ettiler.

Alexander Burnes, James Tod, Richard F. Burton ve Edward B. Eastwick bunların en önde gelenleriydi.

Araştırmaları Yunanlıların ve Romalıların Hindistan’la ticaretine, İskender’in fethine ve geçtiği bölgelerde ordularının geride bıraktığı kalıntılara odaklandı.Onlar ayrıca Orta Asya bozkırlarından Alt Kıta'ya yapılan göçleri ve tüm bu gelişmelerin dillerin, şehirlerin, dinlerin ve siyasî yapıların evrimi ile ilişkisini araştırdılar. 19. yüzyılın ortalarında, yeni bir İngiliz tarihçi nesli bu işlenmemiş bilgileri tarihsel çalışmalar haline getirme projesine başladılar.

H. M. Elliot ve M. Elphinstone bu neslin öncüleriydi.

Bu projenin ortasında yer alan ve ilk kez 19. yüzyılın ortalarında vurgulanan husus Müslümanların Hindistan’a gelişleri meselesiydi.Doğu Hindistan Kumpanyası 1843’te Tâlpûr Mîrlerini, Miyânî’de mağlup etti ve hanedan tarafından yönetilen Sind’i ele geçirdi.

Bu fetih, Müslümanların Hindistan’ı ele geçirmesini düzelten, 8. yüzyılın başlarına kadar uzanan yabancı İslâm hâkimiyetinin pençelerinden Hinduları kurtarmaya yönelik bir hareketmiş gibi değerlendirildi.

Sind, Umman denizine açılan Indus Nehri havzasının merkezinde bir dizi liman ve büyük, kurak, çöl benzeri araziden oluşmaktadır.

Kumpanya tarafından o zamana kadar bilinmeyen Indus Nehri Bombay’dan Ranjit Singh’in Sih Krallığı’nın başkenti Lahor’a kadar yukarı yönde bir bağlantı sağlardı.

Tar ve Belûcistan Çölleri yoluyla, Sind Hindistan’ı Kâbil’deki Dürrânî sarayına bağlardı. (Orta Asya ve İran’daki Rus ve Fransız çıkarlarına karşı olduğu gibi) Daha da önemlisi kumpanyanın âlim-savaşçıları Sind’de Hint-Baktriya kalıntıları “Beyaz Hunlar” tarafından kurulan siyasî yapıyı Muhammed b.

Kasım’ın 712’de ortadan kaldırdığını ve bin yıl boyunca Hinduları Müslümanların hâkimiyetine ittiğini zaten keşfetmişlerdi.

Bu keşif derhal siyasî amaçlarla kullanıldı.O dönemde Doğu Hindistan Kumpanyasının genel valisi olan Edward Law Ellenborough kumpanyanın Müslümanların zulmüne karşı koymak üzere orada bulunduğunu Hindulara göstermek için dramatik bir biçimde “Somnat tapınağının kapılarını” Kâbil’den geri getirdi. 1842 Beyannamesinde Ellenborough “Hindistan’ın tüm prenslerine, liderlerine ve halklarına” şunu ilan etti:Ellenborough’un siyasî stratejisi, kumpanyayı Müslümanların Hindulara verdiği tarihi zararın düzelticisi olarak göstermekti. “Kapıların” Somnat tapınağıyla bir alakasının olmaması önemsenmedi.Napier, kumpanyanın sadece ticari işlerle uğraştığı ve ilahi bir misyondan uzak durduğu konusunda ikna edilmişti.

Sind’in zorba Müslüman yöneticilerden sözde kurtuluşunu kendisinin bir Hristiyanlık görevi olarak değerlendirdi.

Tâlpûrluların bazen “insan kurban etme” olayından bile eğlenmeye meyilli olduklarını söyledi.Napier’in 17 Şubat 1843 tarihinde Sind’i ilhakı İngilizler tarafından kahramanca bir hareket olarak karşılandı.

Bazıları bu hadiseyi Hindistan’da İngiliz hâkimiyetinin başlangıcı olan Plâsî Harbi’ne benzetti.

Bir başkası ise “Clive’in Plâsî’deki görkemli zaferinden beri Uzun zamandır yerlerinden edilmiş ve tahakküm altına alınmış Hint-Avrupa kökenli ırkların dönüşü olarak resmedilen Hindistan’daki İngiliz idaresinin ortaya çıkışıyla ve yabancı bir dinî gücün hâkimiyeti olarak sunulan Müslümanların Alt Kıta'daki yönetiminin kökenleriyle alakalı hikâyeler onun zaferinde bir araya geldi.Şiblî Numânî (1857-1914), Jadunath Sarkar (1870- 1958), Seyyid Süleyman Nedvî (1884-1953), R. C. Majumdar (1888-1980), Muhammed Habib (1895-1971) ve B. D. Mirchandani (1906-1980) sömürgeci tarih yazımına milliyetçi bir cevap bulmak için çabalayarak Müslümanların Alt Kıta'ya gelişi meselesiyle uğraşan önde gelen tarihçilerden bazılarıydı.

Onlar, sömürgeci tarihçiler tarafından Alt Kıta'daki Müslüman yöneticilerin fetih ve saltanatları sırasında sayısız Hindu tapınağını yıkmış yabancı kökenli despotlar olarak gösterildiğini göz önüne alarak İslâm tarihini milliyetçi bir anlatıya dönüştürmek için mücadele ettiler.

Bu, parça parça sömürgeci tarih yazımına 19. yüzyılın başında dahil oldu.

Elliot’tan Elphinstone’a ve Smith’e kadar Hindistan’daki İslâm tarihi hakkında yazan İngiliz tarihçiler Çeçnâme’yi bir fetihnâme olarak ele aldılar.

Aslında 1220 yılında Farsça yazılmış bu eser kendini Muhammed b.

Kasım’ın Sind seferini anlatan 8. yüzyıla ait Arapça bir tarihin tercümesi olarak duyurdu.

Bu eser, Kasım’ın Sind’de kaldığı takriben altmış yıldan fazla süren bir dönem boyunca olanları anlattığı gibi fethinden önceki olayları da anlatır.Bunların aksine bir Müslüman âlimler nesli, Muhammed b.

Kasım’ın gelişinden önce Arabistan ve Hindistan arasındaki tarihsel bağlara vurgu yaptı.

Numanî bu bağlantıları İslâm Peygamberi'nin ve İslâm tarihinin erken dönemlerinde yaşayan önemli simaların hayatını anlattığı eserlerinde vurguladı.

Nedvî ve Abdul Halim Şarar 20. yüzyılın başlarında Sind’in tarihini aynı bağlamda kaleme aldılar.

Marksist bir tarihçi olan Habib, 1929 tarihli Arapların Sind’i Fethi makalesinde Müslümanların Hindistan’a fatihler olarak değil yerleşimciler olarak geldiklerini kuvvetli bir şekilde iddia etti..

U. M. Daudpota, Nabi Bukhsh Han Baloch, Mübârek Ali, H. T. Lambrick ve Peter Hardy, Çeçnâme üzerine çok sayıda makale ve kitap kaleme aldılar.

Bu tarihçilerin tümü Muhammed b.

Kasım tarafından Sind’in askerî fethinin Müslümanların Hindistan’a gelişinin habercisi olduğu konusunda hemfikirdiler.Bu köken hikâyeleri, Çeçnâme’nin yanlış sınıflandırılması üzerine bina edildi. Çeçnâme bu dönemde kaleme alınmış Arapça ve Farsça fetihnâme türü eserlerden farklı şeyler yazar.

Daha önce yazılan bir Arapça metnin tercümesi olduğu iddiası aslında Müslümanların Sind’deki yaklaşık 500 yıllık varlıklarının birlikte yaşama ve yerleşme dönemi olarak hatıralarını canlandırmak içindir., bir tarafta Umman ve Yemen diğer tarafta Sri Lanka ve Zanzibar arasında binlerce yıldır var olan bağlantıları keşfeden Fars, Pehlevî ve Prakrit dillerindeki metinlerden faydalanır. Çeçnâme’de bu ilişkiler ticareti, evlilikleri, yerleşimi, dilleri ve gelenekleri kapsar ve bunlar, Müslümanları ve Hinduları yalnızca rakip olarak görüp aralarında bir ihtilaf yaratılmasını ve bunun sürdürülmesini imkânsız kılar.John Jehangir Bede’nin Sind’de Araplar: 712-1026 başlıklı doktora tezi, bahsi geçen akademik bağlamda kaleme alındı.

Bede’nin bu çalışmayı neden yayımlamadığını bilmiyoruz.

Kitabın tozlu sayfalarındaki notlar, ailesini ve kariyerini takip etmeyi amaçlayan tüm teşebbüslerin başarısızlığını açıklar.

Bildiğimiz tek şey önemli bir Haçlı tarihçisi olan Dr.

Aziz S. Atiya ile çalıştığı ve Derryl MacLean, Mübârek Ali, Muhammed Yar Han ve Yohannan Friedman gibi 1980’li ve 1990’lı yılların tarihçileri tarafından çalışmasına atıf yapıldığı ve çalışmasının detaylandırıldığıdır.

Bede, doktora tezine çağdaş dönemde Sind tarihine yönelik ilgilinin az olduğu gerçeğini ifade ederek başlar.

Bunun, mezkûr tarih için kaynak metinlerinin görece az olmasından ve tarihçilerin genellikle, belirli yazarların dinî bakış açısının etkisiyle yerleşmiş ön yargılara bağlı kalmalarından kaynaklandığını ileri sürer.Bede, İngilizlerin Hindistan’a gelişinin Müslümanların Alt Kıta'ya gelişinden tamamen farklı olduğunu yansıtan sömürge tarih anlatılarını da yıkar.

O bunun yerine Arapların Sind’i fethinin tarihi ile İngilizlerin 1843’teki fetihlerinin tarihinin epeyce benzer olduğunu ifade eder. diye yorumlar.Yazarın çalışması bizim dünyamıza bir yapay olgu veya nesne olarak girer.

Bu, tarih yazımının erken dönemlerinden hareketsiz ve donuk bir örnektir.

Bu hareketsizlik, mezkûr nesneyi dünyaya getiren Sind Mirasını Korumak İçin Karaçi Bağış Vakfı’na bakmamıza neden olur.

Sind’de çeşitli arkeolojik alanları yaşatma, sürdürme ve muhafaza etme hususunda faydalı işler yaptığı görülmektedir.Ancak ben daha eski ilmî çalışmaların yeni, güncel ve tenkitli neşirler olmaksızın yeniden yayımlanmasını mahzurlu bir iş olarak değerlendiriyorum.

Bu, özellikle Bede’nin çalışması için de geçerlidir çünkü daha önce yayımlanmadığı için gerekli akademik değerlendirmelerden ve tartışmalardan geçmemiştir.

Dolayısıyla Sind’de Araplar başlıklı çalışma mevcut literatürde onu nereye yerleştireceğine veya içeriğini nasıl anlayacağına dair hiçbir fikri olmayan sıradan okuyucuya yeni bir metin olarak görünür.Bunun zarar veren etkisi, sömürgeci önyargıların ve kalıpların tartışmasız kabul edilmiş ve oldukça yaygın kalmasıdır.

Bu bağlamda tarihimizi özgürleştirmek için herhangi bir teşebbüs olmadığı gibi zorba sömürgeci bilgi uygulamalarının geçmişimiz hakkındaki yazılanlara ne gibi bir zarar verdiğine dair farkındalık da yoktur.Bölünmeden on yılar sonra, Pakistan’da okurların ve yazarların tarihlerini yeniden düşünmelerinin ve yeniden tahayyül etmelerinin vaktidir.

Geçmişin yeni sorular ve yeni eleştirel kalıpların ışığında tahlil edilmesi gerekir.Tarihimizin ana kaynaklarını genişletmemiz gerekir ve bu noktada Bede’nin çalışması faydalı bilgiler sunar.

Ana kaynakların yazıldığı Sanskrit, Pehlevi, Fars, Arap, Sind ve Gucerat gibi dillere dair yapılacak çalışmaları teşvik etmeliyiz.

Böylece Çeçnâme vakasında yaptığımız gibi yanlış okumaları ve yanlış değerlendirmeleri sonlandırabiliriz.

Ayrıca tarih yazımının ve araştırmalarının yeni yöntemlerini teşvik etmek için kurumlarımızı hazırlamamız gerekir.Bahsi geçen dipnot “Arapların haleflerinin” “kendileri de Müslüman olmalarına rağmen akıllı bir şekilde gayrimüslim halklarına karşı hoşgörülü bir tavır takındıklarını” öven paragrafla ilgilidir.

Bede, değişen şeyin daha sonraki Türk yöneticilerin tutumları olduğunu iddia eder.

Bu oran o tarihten itibaren azalmaya devam etti.

Sind’deki Hinduların nüfusu 1998 nüfus sayımına göre takriben %6 idi.

Bu çoğulcu bir Pakistan’ı önemseyen hepimizi rahatsız etmelidir.

İLGİLİ HABERLER