İran son beş yıldır tarihinin en ağır kuraklık kriziyle boğuşurken, nehirler kuruyup tarım çökme noktasına gelmişken, bu tür iddialar sadece sokaktaki insanla sınırlı kalmadı.
Bölgesel bir fenomene dönüşen bu kuşku dalgasına komşu Irak da katıldı; geçen yıl Iraklı bir milletvekili televizyon ekranlarına çıkıp, Amerika'nın "atmosferik silahlar" kullanarak bölgede kasıtlı bir yapay kuraklık yarattığını açıkça iddia etti.
Aslında bu bir ilk değil. 2011'de dönemin cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ın "bulutları yönlendiren batılı ekipmanlar" suçlamasından, 2018'de ulusal güvenlik yetkililerinin "bulut kısırlaştırma" iddialarına kadar Tahran, yıllardır sınırlarında sinsi bir "iklim savaşı" verildiğini yüksek sesle savunuyor.Elbette batılı bilim insanları ve ana akım akademi bu iddiaları anında "absürt" bularak reddediyor.
Gerekçeleri kâğıt üzerinde oldukça net: Sözü edilen radyo frekans teknolojileri atmosferin çok üst katmanlarında (iyonosferde) çalışırken, yağmur bulutları çok daha alçak katmanlarda (troposferde) oluşuyor.
Ancak bugün uzmanların "bilimsel olarak imkânsız" veya "komplo teorisi" dediği her şey, gün geliyor devletlerin gizli arşivleri açıldığında birer "operasyonel gerçek" olarak karşımıza çıkmıyor mu?Bugün dünya, adına "Gri Bölge Savaşları" (Grey Zone Warfare) denilen sinsice bir çatışma modelinin pençesinde.
Tek bir mermi dahi atmadan, bir ulusun tarımını çökertmek, nesiller boyu beslendiği toprakları kurutmak, lojistik hatlarını bataklığa çevirmek ve ekosistemini kökten istikrarsızlaştırmak artık bilimkurgu filmlerinin değil, genelkurmay başkanlıklarının masalarındaki harekat planlarının konusu.
Takvimler İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasını, 1946 yılını gösteriyordu.
General Electric laboratuvarlarında çalışan kimyager Vincent Shafer, kuru buz kullanarak bulutlarda yapay yağış tetikleyebileceğini tesadüfen keşfetti.
New York semalarında yapılan ilk testte gökten lapa lapa yapay kar yağdırıldığında, projenin başındaki Nobel ödüllü fizikçi Irving Langmuir’in gözleri parlamıştı.
Langmuir, bu buluşun stratejik ağırlığını hiç çekinmeden doğrudan "atom bombası" ile kıyaslıyordu. Çünkü bu silah, radyasyon yaymıyor, arkasında kanlı izler bırakmıyor ama hedef alınan coğrafyayı teslim alabiliyordu.Ekibin bir diğer üyesi Bernard Vonnegut, işi bir adım daha ileri götürerek yeni bir yöntem geliştirdi.
Keşfettiği gümüş iyodür maddesi, mikroskobik düzeyde buz kristalleriyle neredeyse özdeş bir yapıya sahipti.
Bu madde atmosfere salındığında, bulut içindeki mâsum su damlacıklarını aldatarak kendisini bir "buz çekirdeği" sanmasını sağlıyordu.
Modern "bulut tohumlama" tekniği işte bu moleküler sahtekarlık üzerine kuruldu.
Bu bilimsel ihanet çok geçmeden siyasi bir doktrine dönüştü. 1962 yılında dönemin ABD Başkan Yardımcısı Lyndon B. Johnson şu tarihi cümleyi kurdu: "Kim havayı kontrol ederse, dünyayı kontrol eder!"Nitekim aynı dönemde başlatılan devlet destekli Proje Cirrus (1947), bir kasırgaya yapılan yapay müdahalenin Georgia kıyılarında oluşturduğu ağır hasar sonrası apar topar durdurulmuş gibi gösterildi.
Oysa gerçek başkaydı: Çalışmalar sadece "askeri gizlilik" kalkanı altına alınmış ve derin devlete devredilmişti.Tarihin gördüğü en kirli savaşlardan biri olan Vietnam Savaşı, gökyüzünün nasıl aktif bir cepheye dönüştürülebileceğinin ilk canlı laboratuvarı oldu.
Pentagon, Vietnam’ın balta girmemiş ormanlarında gerilla taktiği uygulayan Vietkong militanlarının ikmal hatlarını kesmek için çaresizce çırpınıyordu. Çözümü yine yukarılarda buldular.
Kod adı: Operasyon Popeye.Bu operasyon tarihteki en büyük iklim savaşı örneğidir.
Vietnam, Laos ve Kamboçya üzerinde tam 2.600 askeri uçuş gerçekleştirildi.
Hedef basitti: Bölgenin doğal muson yağmurlarını yapay müdahalelerle tam altı hafta uzatmak.
Böylece direnişçilerin can damarı olan 16.000 kilometrelik Ho Chi Minh rotasındaki lojistik akış felç edilecekti.Peki, küresel vicdanı nasıl susturacaklardı?
Elbette her zamanki gibi "insancıl bir kılıf" hazırlayarak: "Sivil ölümlerini azaltmak için bombalamaya göre "daha insancıl bir yol" 1972 yılında bu sinsi operasyon basına sızdığında dünya ayağa kalktı. 1974’teki ABD Senato oturumlarındaki itiraflar, askeri kontrolsüzlüğün ulaştığı korkunç boyutu gözler önüne serdi.
O dönem Senatör Claiborne Pell’in yaptığı şu uyarı aslında bugün yaşadığımız küresel kâbusun da habercisiydi: "Asıl mesele Amerika'nın hangi kapıyı açtığı ve o kapının arkasında bizi neyin beklediğidir."İnsanlar genellikle bu tarz gelişmelere "Yahu bunlar komplo teorisi, filmlerde olur ancak" deyip geçme eğilimindedir.
Oysa unuttuğumuz bir şey var: Hollywood, küresel elitlerin gelecekte yapacakları hamleleri kitlelerin zihnine önceden zerk ettiği bir "rıza inşa" merkezidir.
Bizim "film" diye izlediğimiz sahneler, adamların 50 yıllık projelerinin vitrinidir.● Geostorm (Uzaydan Gelen Felaket - 2017): Başrolünde Gerard Butler’ın oynadığı bu film, iklim değişikliğini kontrol etmek amacıyla küresel bir uydu ağı kurulan bir dünyayı anlatır.
Sistem arızalandığında (veya birileri onu sabote ettiğinde) dünya çapında yapay kasırgalar, ani donmalar ve yapay depremler tetiklenir.
Film bize "Hava durumunu kontrol edersek dünyayı kurtarırız" mesajı verirken, arka planda bu teknolojinin nasıl bir kitle imha silahına dönüşebileceğinin altını çizer.● Snowpiercer (2013): Küresel ısınmayı durdurmak amacıyla atmosfere salınan yapay bir soğutucu gazın (CW7) tüm dünyayı geri dönülemez bir buz çağına gömme hikayesidir.● The Matrix serisi: Matrix hayranları iyi hatırlar; yapay zekâya karşı savaşan insanlık, makinelerin güneş enerjisiyle beslenmesini engellemek için ne yapmıştı? "Gökyüzünü yakmışlardı." Yani atmosfere kimyasal enjekte ederek güneşi kapatmışlardı.Vietnam’daki rezaletin ardından, bu teknolojinin dünyayı bir kıyamete sürüklemesini engellemek adına 1977 yılında BM çatısı altında Çevre Değiştirme Sözleşmesi (ENMOD) imzalandı.
Güya devletler iklimi birbirlerine karşı silah olarak kullanmayacaktı.Sözleşmenin denetim ve yaptırım mekanizması doğrudan BM Güvenlik Konseyi’ne bağlı.
Yani bu teknolojiyi dünyada üreten, geliştiren ve en büyük fonları ayıran, veto yetkisine sahip o mâlum P5 ülkeleri (ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa) bu masada hem "fâil" hem de "kadı" konumundadır.
Kuzuyu kurda emanet etmekten hiçbir farkı olmayan bu sistem, devasa bir hesap verebilirlik açığı doğurmaktadır.ENMOD sözleşmesinin neredeyse 50 yıldır bir kez bile aktive edilmemiş olması, dünyada iklim silahlarının kullanılmadığı mânâsına gelmiyor.
Bu durum bir hukuk başarısından ziyade, gerçekleştirilen operasyonların "tespit edilemezlik" kapasitesine ve büyük güçler arasındaki o sinsi "stratejik çıkar birliğine" işaret etmektedir.
Adamlar gökyüzünden ülkenizi kurutuyor, siz bunu mahkemeye bile taşıyamıyorsunuz çünkü "doğal afet" deyip geçiştiriyorlar!Yakın tarihten çok çarpıcı bir örnek verelim: 2011 ve 2018 yıllarında İranlı üst düzey yetkililer ülkede yaşanan sıra dışı kuraklıkların ardından çok sert bir iddia ortaya attılar: "Birileri bizim bulutlarımızı çalıyor veya kısırlaştırıyor!" Batı medyası ve uluslararası bilim çevreleri bu iddiaları anında "gülünç komplo teorileri" diyerek alaya aldı, reddetti.Ancak kazın ayağı öyle değil.
Operasyon Popeye gibi kapı gibi tarîhî gerçekler ortada dururken, komşu coğrafyalarda yağmur bereketi yaşanırken sınır hattında yağışların bıçak gibi kesilmesi, bu iddiaların devletler nezdinde son derece ciddi bir şekilde ele alınmasına neden olmaktadır.
Bilimin, küresel güçlerin gizli operasyonları için bir "meşruiyet kılıfı" olarak kullanılması, bugün diplomatik krizlerin en büyük ama en az konuşulan tetikleyicisidir.Tüm bunlara rağmen hâlâ şüpheyle yaklaşanlar için bizzat resmi devlet belgelerinin üzerindeki gizlilik örtüsünü kaldıralım. 1996 yılında Amerikan askeri çevrelerinde bir rapor yayımlandı: "Weather as a Force Multiplier: Owning the Weather in 2025" (Bir Kuvvet Çarpanı Olarak Hava Durumu: 2025’te Havaya Hükmetmek).
Bu metin bazı akademisyenlerin kendi aralarında yazdığı sıradan bir tez değildir; bizzat ABD Hava Kuvvetleri Komutanlığı direktifi altında hazırlanmış resmi bir askeri strateji belgesidir.Bundan daha da çarpıcı ve tüyleri diken diken eden itiraf ise bir yıl sonra geldi. 1997 yılında dönemin ABD Savunma Bakanı William Cohen, bir konferansta aynen şu ifadeleri kullandı:"Bazı devletlerin elektromanyetik silahlarla deprem tetikleme, iklimi değiştirme ve yanardağları harekete geçirme kapasiteleri mevcuttur."Bakan Cohen, bu teknolojiler için bizzat İngilizce askeri literatürde şüpheye yer bırakmayacak şekilde "REAL" (GERÇEK) nitelemesini kullanmıştı.
Dönemin savunma bakanı açık açık "deprem ve iklim silahları gerçektir" derken, bugün kitlelerin hâlâ bu konuyu konuşanlara "bırakın bu komplo teorilerini" demesi, küresel nizamın zihin kontrol operasyonundaki başarısını kanıtlamaktadır.İklimin ve tabiatın bir silah olarak kullanılması artık kahvehanelerde konuşulan bir komplo teorisi değil; devlet arşivleri, senato tutanakları ve askeri direktiflerle tescillenmiş acı bir askeri gerçekliktir.Bilim dünyasının ekranlara çıkarıp "mümkün değil, bilimsel olarak kanıtlanmadı" dediği pek çok yöntemin, devletlerin gizli dosyalarında yer alması arasındaki bu muazzam paradoks, geleceğin güvenlik mimarisi için büyük bir tehdittir.
Güçlü devletlerin bir ülkenin tarımını, su kaynaklarını, tohumunu ve ekosistemini çökertme kapasitesine sahip olduklarına dair bu kadar veri ortadayken bu teknolojilere karşı "kör bir inançla" masumiyet atfetmek stratejik bir zafiyettir.Geleceğin hibrit savaşlarında iklim; nükleer füzelerin, tankların ve tüfeklerin yerini alan sessiz, iz bırakmayan ve hiçbir uluslararası mahkemede tespit edilemeyen en tehlikeli kuvvet çarpanı olarak karşımıza çıkmaya devam edecektir.