Yiğit AYDIN, 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşanan askeri darbe girişiminin üzerinden tam 10 yıl geçtiğini vurguluyor. Girişim, Gülen cemaatinin devlet yönetimini ele geçirme çabalarının bir parçası olarak ortaya çıktı. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bu durumu “Allah’ın bir lütfu” olarak nitelendirmişti. Darbe girişiminin ardından 20 Temmuz’da ilan edilen olağanüstü hal (OHAL), toplamda 7 kez uzatılarak ülkenin yönetim biçimini köklü bir şekilde değiştirdi. 2017 yılında yapılan anayasa değişikliği referandumu ve 2018’de yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırarak Türkiye’yi otoriter bir yönetime yönlendirdi.
Olağanüstü Hal ve Yönetimdeki Değişiklikler
Darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL, Türkiye’deki siyaseti ve toplumsal yapıyı derinden etkiledi. Bu süreçte yönetim anlayışı köklü bir değişim yaşadı; meclisin işlevselliği büyük ölçüde azaldı, yargı kurumları ise siyasi erkin etki alanına girdi. 10 yıl içerisinde Türkiye, kararnamelerle yönetilen bir otoriter rejim haline geldi. Özellikle muhalefet, art arda gelen baskı ve operasyonlarla sindirilmeye çalışıldı. Ayrıca, seçim sisteminin işleyişi ve sandık güvenliği de ciddi şekilde zayıfladı. Bugün, Türkiye’deki toplumsal ve siyasi yapının ne denli yıprandığı açık bir şekilde görülmekte. İktidar, bu süreci “demokrasi” söylemleriyle meşrulaştırmayı denerken, aslında tek adam yönetiminin inşasının zeminini hazırladı.
İktidarın Kazançları ve Kaybı
İktidar, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından kısa vadeli avantajlar elde etti ancak uzun vadede kayıplar da kaçınılmaz hale geldi. AKP, OHAL dönemi boyunca politik gücünü pekiştirdi, yakın ilişkilere sahip olduğu ekonomik aktörleri gözle görülür şekilde güçlendirdi. Kamu kurumları ve üniversiteler gibi devlet bürokrasisinin yapısını kendi lehine dönüştürdü. Ancak mutlak iktidarın getirdiği yozlaşmanın toplumda uzun vadede yaratacağı olumsuz etkiler de göz ardı edilmemeli. Özellikle farklı topluluklar arasındaki sosyal yaşayış biçimleri büyük zararlar gördü; bu durum, gelecek kuşaklara yansıyacak ciddi bir ahlaki sorun teşkil ediyor. İktidarın bu süreçte nasıl bir toplumsal doku oluşturduğu ve bu dokunun buna karşı nasıl bir direniş geliştirebileceği, önümüzdeki yıllarda daha da belirginleşecektir.
Kutlu Savaş ve Toplumsal Kırılmalar
15 Temmuz, sadece iktidar açısından değil, toplumun tüm kesimlerinde de derin yarılmalara neden oldu. Tarihsel olarak toplumda var olan ideolojik ve kültürel farklar daha da belirginleşti. Bu olay, toplumun farklı kesimlerinin kendi pozisyonlarını belirlemelerine ve karşıt grupları damgalayarak kutuplaşmalarını artırmalarına yol açtı. Bu damgalama, politik alandan günlük hayata kadar her yerde yayıldı. Artık eleştirilerin bile “teröristlik” olarak nitelendirildiği bir ortamda, toplumun kendi içindeki farklı perspektiflere karşı hoşgörüsüzlüğü gün geçtikçe artıyor. Bu durum, insanların mevcut olguları anlamaya çalışırken daha çok ayrışmalarına neden oluyor.
Gülen Hareketinin Enfekte Olunan Ruh Halı
Gülen hareketinin etkileri, onun etrafında oluşan politika ve toplumsal yapı içerisinde hala hissedilmektedir. Gülen’in hayatını kaybetmesinin ardından dahi, bu hareketin mensupları çeşitli sosyal ve politik yapılanmalarda varlık göstermeye devam ediyor. Bu, tarihi bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde, yalnızca bir cemaat olmanın ötesinde bir zihniyet ve politik kültür olarak devam eden bir yapı ortaya koymaktadır. Birçok insanın, geçmişten gelen bu düşünsel kalıpların etkisi altında kaldığı ve bu mirası sürdükleri gözlemlenmektedir. Böyle bir düşünce yapısının hâlâ toplumda var olmaya devam etmesi, Türk siyasi tarihinde derin izler bırakan bu hareketin etkisinin sona ermediğini göstermek adına önemli bir veridir.
İktidarın Yeniden Yapılanma Çabaları
15 Temmuz’daki darbe girişiminden sonra Türkiye, fiili olarak bir olağanüstü hal rejimi altında yönetildi. AKP-MHP ortaklığı ile kurulan başkanlık sistemi, siyasi ve toplumsal dinamikleri temelden sarstı. Şimdi ise iktidar, yeniden bir “birlik” söylemi oluşturarak toplumun dikkatini başka noktalara çekmeyi hedefliyor. Ancak, bu durum içeride ve dışarıda yaşanan sorunların çözümüne ne derece katkı sağlayabilir, belirsizliğini koruyor. Ekonomik kriz, iktidarın destek oranını zayıflatırken, yeni anayasa önerileri ve siyasi birliktelik çağrıları, iktidarın varlık sürdürebilmesi adına ne kadar acil bir ihtiyaç haline geldiğini gösteriyor. Geldiğimiz noktada, Cumhur İttifakı'nın mevcut durumu ve gelecekteki gelişmeler, Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısını dramatik şekilde etkileyebilir.