Arka Pencere ve The Truman Show: Mahremiyetin Sınırlarını Zorlayan İki Efsane

Modern sinemanın derinliklerinde, insanın görmek ve görünmek isteği arasındaki çelişki dikkat çekiyor. L.B. Jefferies, dışarıyı gözlemleyen pasif bir figürken; Truman Burbank, hayatı başkalarına sergilenen bir denek olarak varlık gösteriyor. Her iki karakter de, insanın dünyayı algılayışının ne kadar sınırlı olduğunu sorgulayan benzer bir temayı işliyor. Bu durum, bireylerin farklı bakış açıları altında yaşadığı paradoksal deneyimlere ışık tutuyor.

Arka Pencere (Rear Window, 1954) adlı yapımda L.B. Jefferies, hareket kabiliyetini kaybetmiş bir fotoğrafçı olarak yaşamın dışına itilmiştir.

Kırık bacağı onu fiziksel olarak bir apartman dairesine hapseder; fakat tam da bu zorunlu hareketsizlik, bakışını keskinleştirir.

Penceresi onun için yalnızca dış dünyaya açılan bir boşluk olmanın ötesinde, bir sahnedir de aynı zamanda.

Komşularının gündelik hayatlarını izledikçe onların hikâyelerini kurar, eksik parçaları tamamlar ve gördüklerini anlamlandırmaya çalışır.

Böylece Jefferies, yaşamın aktif bir öznesi olmaktan çıkarak bir seyirciye dönüşür.

Bu noktada film, görmenin masum bir eylem olup olmadığını sorgulamaya başlar.

Jefferies’in bakışını merakla açıklayamayız; zira bu seyir, aynı zamanda bir iktidar biçimidir.

O, başkalarını onların haberi olmadan gözlemler, yorumlar ve yargılar. İşte paradoks da tam burada ortaya çıkar: “Başkalarının hayatlarını ne kadar dikkatle izlerse izlesin, kendi hayatındaki duygusal eksikliklerle yüzleşmekten o kadar kaçınır.” Nitekim onun yalnızlığı da fiziksel olmaktan çok duygusaldır.

Dünyayı kadrajlara sığdırabilen bir fotoğrafçı olmasına rağmen, kendisine en yakın insanla gerçek bir yakınlık kurmakta zorlanır.

Başkalarının hayatlarını izlemek, kendi hayatını yaşamaktan daha güvenli görünür.Truman Burbank ise Jefferies’in tam tersidir.

The Truman Show (1998) adlı yapımda Truman Burbank; dünyayı izleyen değil, dünya tarafından izlenen kişidir.

Farkında olmadan doğduğu andan itibaren devasa bir televizyon gösterisinin merkezine yerleştirilmiştir. Çevresindeki insanlar, dostluklar, aşk ilişkileri ve hatta gündelik rastlantılar bile bir kurguya aittir.

Truman’ın trajedisi, mahremiyetini kaybetmiş olması kadar, gerçeklikle kurduğu ilişkinin baştan itibaren manipüle edilmiş olmasıdır.Film ilerledikçe Truman'ın yaşadığı kriz hem özgürlük hem de hakikat arayışına dönüşür. Çünkü izlenmek, zamanla kişinin kendi benliği üzerinde bir yabancılaşma meydana getirir.

Truman’ın hayatı sürekli bir seyir nesnesi haline gelmiştir ve bu nedenle kendisiyle dünya arasındaki ilişki doğrudan olmak yerine, başkalarının bakışıyla kuşatılmıştır.

Dolayısıyla onun kaçmaya çalıştığı şey bir yandan stüdyo duvarları iken bir yandan da kendisini tanımlayan bütün kurmaca yapılardır.

Nihayetinde Truman için özgürlük, ilk kez gerçekten görülmemeyi göze alabilmek anlamına gelir.Jefferies ile Truman, sinemanın bakış üzerine kurulmuş iki temel figür gibidir.

Jefferies başkalarını izleyerek dünyayı anlamaya çalışırken, Truman başkalarının bakışından kurtularak kendini anlamaya çalışır.

Biri seyircidir, diğeri gösteri.

Biri görünmez olmanın avantajını kullanır, diğeri görünürlüğün yükünü taşır.

Ancak her iki karakter de modern insanın aynı yalnızlığına işaret eder; çünkü ne sürekli bakmak ne de sürekli görülmek insanı hakikate ulaştırır.

Jefferies, dünyayı penceresinden izlerken hayatın içine karışamaz; Truman ise herkes tarafından görülmesine rağmen gerçek bir ilişki kuramaz.

Birinin sorunu mesafe, diğerinin sorunu aşırı maruziyettir.

Sonuçta her ikisi de modern çağın temel gerilimini temsil eder: “İnsan hem dünyayı gözlemlemek ister hem de kendi hayatının öznesi olmak.” Fakat bazen gözlem ile yaşam arasında öyle ince bir çizgi vardır ki, biri arttıkça diğeri eksilmeye başlar.

Bu nedenle Jefferies ve Truman’ın hikâyeleri hem bakışın hem de var olmanın da hikâyesidir.Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

İLGİLİ HABERLER