Çocuk Edebiyatında Sansür: Hikâyeden Çok Kimliğin Değeri Ön Planda!

Çocuk edebiyatında sansür anlayışının evrimi, artık hikâyelerin içeriğinden ziyade yazarların kimlerine odaklanmaya başladı. Bu durum, edebiyat eserlerinin arka planında yatan çatışmaları ve toplumsal cinsiyet gibi kimlik meselesini ön plana çıkarıyor. Son zamanlarda, çocukların doğru bir biçimde yönlendirilmesi açısından bu türden sansür uygulamalarının daha çok tartışıldığı görülüyor.

Özge DOĞAR Son yıllarda çocuk kitapları üzerine yapılan tartışmaları takip edenler, sık sık benzer haberlerle karşılaşıyor.

Bir okulun kütüphanesinden kaldırılan bir kitap, bir velinin şikâyeti üzerine yasaklanan bir hikâye ya da sosyal medyada hedef gösterilen bir çocuk kitabı… Bu tartışmaların merkezinde çoğu zaman aynı konu var: Kuir karakterler, farklı aile yapıları veya toplumsal cinsiyet kalıplarının dışında kalan hikâyeler.

Bu durumu tanımlamak için kullanılan ifadelerden biri de ‘kuir avcılığı’.

Elbette bu akademik bir kavram değil.

Daha çok, çocuk kitaplarında kuir karakterleri, kuir aileleri ya da çeşitliliği temsil eden unsurları özel olarak arayıp bunları sorun hâline getirme eğilimini anlatmak için kullanılıyor.

Bir kitapta iki anneli bir çocuk olabilir.

Bir başka kitapta erkek çocuk pembe rengi sevebilir.

Bir hikâyede gökkuşağı çizilmiş olabilir.

Başka bir öyküde çocuklar farklı kimliklere sahip arkadaşlarıyla bir arada yaşayabilir. İşte bazen bütün hikâyeyi okumadan, kitabın ne anlattığına bakmadan, yalnızca bu ayrıntılar nedeniyle kitaplar hedef hâline gelebiliyor.

Oysa çocuk edebiyatına biraz yakından baktığımızda, aslında bu tartışmanın kitaplardan çok yetişkinlerle ilgili olduğunu görüyoruz. Çocuklar kitapları bizim gibi okumuyor.

Bir yetişkin kitap okurken çoğu zaman kendi dünya görüşünü de yanında taşıyor.

Karakterlerin davranışlarını, aile yapılarını, inançlarını ya da yaşam biçimlerini değerlendiriyor. Çocuk ise öncelikle hikâyeye bakıyor. Çocuğun aklındaki soru genellikle çok daha basit: “Sonra ne oldu?” Bir keçinin şehirde kaybolması, bir çocuğun uzaya gitmesi, konuşan bir köpeğin maceraları ya da yeni bir okula başlayan bir öğrencinin heyecanı… Çocuk için hikâye önemli.

Bu yüzden yetişkinlerin büyük tartışmalar yarattığı birçok konuda çocuklar oldukça doğal davranabiliyor. Çünkü onlar dünyayı henüz kesin sınırlarla bölünmüş bir yer olarak görmüyorlar. Çocuk edebiyatının en güzel yanlarından biri de burada ortaya çıkıyor.

Kitaplar çocuklara yalnızca kendilerine benzeyen insanları göstermez.

Kendilerinden farklı insanları da tanıtır.

Köyde yaşayan bir çocuk şehir yaşamını öğrenebilir. Şehirde yaşayan bir çocuk kırsal hayatı tanıyabilir.

Kardeşi olmayan bir çocuk kalabalık aileleri görebilir.

Göçmen bir çocuk kendisi gibi hisseden bir karakterle karşılaşabilir.

Engelli olmayan bir çocuk engelli bir karakterin dünyasını anlayabilir. Çocuk kitaplarının gücü biraz da buradan gelir.

Bizi kendi hayatımızın dışına çıkarır ve başka insanların penceresinden bakmayı öğretir.

Peki o zaman neden bazı insanlar çocukların bu hikâyelerle karşılaşmasından rahatsız oluyor?

Bunun cevabı çoğu zaman korkularda saklı.

Toplumlar değiştikçe insanlar bazen alışık oldukları düzenin bozulacağından endişe ederler. Çocukluk da bu endişelerin en yoğun yaşandığı alanlardan biri oluyor. Çünkü çocuklar geleceği temsil eder.

Bu nedenle yetişkinler çocukların ne okuyacağı, ne izleyeceği ve ne öğreneceği konusunda oldukça hassas davranırlar.

Bu hassasiyet bazen yararlı sonuçlar doğurabilir. Çocukların yaşlarına uygun içeriklere ulaşmasını sağlamak önemli elbette.

Ancak bazen bu hassasiyet farklı yaşam deneyimlerinin görünmez hâle getirilmesine kadar uzanabiliyor. İşte ‘kuir avcılığı’ dediğimiz durum biraz da burada başlıyor.

Bazı insanlar çocukların kuir karakterleri görmesinin onları etkileyeceğini düşünüyor.

Oysa çocuk kitaplarında yer alan kuir karakterlerin büyük çoğunluğu cinsellik anlatmıyor.

Tıpkı diğer çocuk kitapları gibi arkadaşlık, aile, sevgi, dayanışma, yalnızlık, okul hayatı ve aidiyet gibi konuları ele alıyor.

Fakat bazen yalnızca karakterin kimliği bile kitabın hedef gösterilmesi için yeterli olabiliyor.

Oysa çocukların yaşadığı dünya düşündüğümüzden çok daha çeşitli.

Bazı çocuklar anne ve babalarıyla yaşıyor.

Bazıları yalnızca annesiyle.

Bazıları dedesi ve ninesiyle büyüyor.

Koruyucu aile yanında yaşayan çocuklar var.

Evlat edinilmiş çocuklar var.

Farklı kültürlerden gelen aileler var.

Farklı yaşam deneyimlerine sahip insanlar var. Çocuklar zaten bu dünyanın içinde büyüyorlar.

Kitaplar yalnızca bu gerçeği görünür kılıyor.

Ne var ki son yıllarda bazı ülkelerde bu görünürlük ciddi tartışmalara yol açtı.

Kütüphanelerden kaldırılan kitaplar, okul listelerinden çıkarılan eserler ve hedef gösterilen yazarlar gündeme geldi.

Hatta bazen kitabın içeriğini okumayan insanların sosyal medyada kampanyalar yürüttüğüne bile tanık olduk.

Gökkuşağı sembolü taşıyan bir kapak ve görsel içerik bile tepki çekebiliyor.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bir çocuk kitabını değerlendirirken gerçekten neye bakıyoruz?

Karakterlerin kimliğine mi?

Yoksa hikâyenin niteliğine mi? Çocuk edebiyatı üzerine çalışan birçok eğitimci ve yazar “Asıl ölçüt hikâyenin kalitesi” diyor.

Karakterlerin inandırıcılığı, dilin gücü, hayal gücünü desteklemesi, çocuğun düşünmesini sağlaması ve edebi değeri önemlidir.

Bir kitabın yalnızca belirli bir kimliği görünür kıldığı için değersiz ilan edilmesi, edebiyatı oldukça dar bir çerçeveye sıkıştırır. Üstelik bu durum yalnızca kuir karakterleri etkilemez.

Bugün kuir bir karakter hedef alınır.

Yarın farklı bir etnik kökenden gelen karakter.

Ertesi gün başka bir inançtan bir çocuk.

Daha sonra engelli bir kahraman.

Sansür çoğu zaman tek bir kapıdan girmez.

Bir kez normalleştiğinde kapsamı genişlemeye başlar.

Bu yüzden mesele yalnızca kuir karakterler değil.

Mesele, çocukların tüm hikâyelere ulaşabilme özgürlüğüdür.

Bir çocuğun okuduğu her kitap kendi hayatını anlatmak zorunda değil.

Hatta çoğu zaman en değerli kitaplar bize hiç bilmediğimiz hayatları gösteren kitaplar olabilir.

Belki de çocuk edebiyatının en önemli görevi budur.

Kendi penceremizin dışına bakabilmek.

Başkalarının duygularını anlayabilmek.

Farklı hayatların da var olduğunu görebilmek.

Empati kurabilmek.

Merak edebilmek.

Soru sorabilmek. Çünkü iyi edebiyat cevap vermekten çok düşünme alanı açar. Çocuklar için yazılan kitaplar da tam olarak bunu yapar.

Bir çocuğun okuduğu hikâyede kendisini bulması kadar, kendisinden farklı birini tanıması da değerlidir. Çünkü yaşam yalnızca bize benzeyen insanlardan oluşmaz.

Bugün çocuklar her zamankinden daha çeşitli bir dünyada büyüyor.

Farklı diller, farklı kültürler, farklı aileler ve farklı yaşam biçimleriyle karşılaşıyorlar. Çocuk edebiyatının görevi bu çeşitliliği yok saymak değil, anlamlandırmaya yardımcı olmak.

Bu nedenle kuir avcılığı üzerine konuşurken aslında yalnızca belirli kitapları konuşmuyoruz. Çocukların dünyayı tanıma hakkını, farklılıklarla karşılaşma hakkını ve özgürce okuma hakkını konuşuyoruz.

Belki de sormamız gereken asıl soru şu: Çocukları farklı hikâyelerden korumaya mı çalışıyoruz, yoksa onların dünyayı daha geniş bir yer olarak görebilmelerine yardımcı mı oluyoruz?

İLGİLİ HABERLER