Ankara’daki NATO Zirvesi, gazetecilik açısından verimli bir laboratuvardı.
Türkiye’deki medya ortamına yönelik artan baskının zirvede gündeme gelmesini engelleyemedi.
Daha zirve başlarken Hollanda’nın kamu ajansı ANP’nin muhabiri çıktı; NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’ye “Ev sahibi ulusu çokça övdünüz” diye başlayarak, sordu sorusunu: “… burada muhaliflere baskı yapılıyor.
Bir gazeteciye, hatta bir komedyene bile.
Ankara liberal demokrasiler zirvesi için uygun bir yer mi?
Sizce bu zirve liderlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile bu sorunları konuşması için doğru bir fırsat olabilir mi?” Rutte ise “Demokrasi aynı zamanda özgür medyadır.
Siz buradasınız ve istediğiniz soruları soruyor, istediğiniz yazıları yazabiliyorsunuz” diyerek geçiştirdi soruyu. TRT Haber, Hollandalı gazetecinin sorusunu yumuşatarak aktardı izleyicilerine. İktidar medyası da genellikle görmezden geldi bu soruyu.
Onlar için zaten zirve öncesinde altı gazeteci gözaltına alınmamış, Yıldız Tar, Ali Çağatay ve Fatma Sibel Gürcihan da tutuklanmamıştı!
Hiçbir akreditasyon yasağı ve erişim engeli de yoktu!
Rutte, zirvenin son günü düzenlediği basın toplantısında da doğrudan kendisiyle ilgili bir soruya muhatap oldu.
Danimarkalı gazetecinin dili, Hollandalıdan çok daha ağırdı: “Trump, Grönland’ı fethetmekten, İspanya gibi müttefiklere saldırmaktan bahsettiğinde yanındaydınız.
Orada oturup bir şey söylememek kendinize olan saygınızı etkilemiyor mu?” Umarım “Konuğa böyle soru sorulur mu?” diyerek, Kemal Kılıçdaroğlu’na Sözcü TV’de zorlayıcı sorular sorulmasına karşı çıkanlar da izlemiştir.
Danimarkalı gazeteci, Rutte’nin özsaygısını sorgularken doğal bir gazetecilik refleksi sergilediği bilinciyle gayet rahattı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, çoğunluğu iktidar yanlısı gazetecilerin katıldığı basın toplantısının atmosferi ise çok farklıydı.
Hümeyra Pamuk, Rüya Akkuş, Deniz Tüysüz, Ahmet Örsoğlu, Büşra Mercimek, Bahar Feyzan ve Murat Yetkin gibi gazeteciler, bilgi alma amaçlı teknik sorular yöneltirken kimi gazeteciler de yaranma ve övgü yarışına girdi.
Sabah Dijital’den Esra Aydoğdu, “çelik kubbe” projesini “vizyoner bir adım” olarak nitelendirirken, Yeni Şafak’tan Nur Özkan Erbay, “şahsınızla müsemma haline gelmiş barış inşacılığı” ve “lider diplomasiniz” diye başladı söze, sonra da cümleyi toparlayamadı.
Türkiye Basın Federasyonu Başkanı Sinan Burhan da “Yeniçeriler ve Mehter takımını görmekten mutluluk duyduğu”nu anlattı keyifle, sonra da “Batılı liderler nasıl karşıladı bu tabloyu, onu merak ediyorum” dedi.
Ama TRT Kürdi’den Emine Kaplan’ın pası, Sinan Burhan’ınkinden daha müthişti! “Basın tarafında her şey sorunsuz geçti; İletişim Başkanlığımız çok güzel bir organizasyon yapmıştı her şey mevcuttu” deyip zirvedeki sorunları sordu.
Erdoğan da hemen bu pası alıp “Organizasyon çok başarılıydı.
Herhalde beğendiniz ikramları değil mi?” diye sordu gazetecilere.
Karşısından onay sesleri, gülüşmeler ve bir kez daha alkışlar yükseldi. Öndeki bürokratlar mı alkışladı, gazeteciler de katıldı mı, ekrandan tam anlayamadım.
Fakat bu ilk alkış değildi, ondan önce de tam yedi kez alkışlayarak kutlamışlardı Erdoğan’ı.
Sanırsınız Erdoğan, basın toplantısı değil de dostlarıyla sohbet toplantısı düzenlemişti; gazeteciler için de oradaki en önemli şey, ikram edilen yiyecek içeceklerdi! Eh, gazeteciler, yanlış anlamalarına, kimi sorulara ilgisiz yanıtlar vermesine ya da yanıtsız bırakmasına aldırış etmeyip, zorlayan, eleştiren soru sormayınca Erdoğan’ın ikramları sorması çok doğaldı.
Gazeteciler nasıl soru sormalı dersi almak isteyen her gazeteci, Danimarkalı ve Hollandalı iki gazetecinin sorularını izlemeli. Gazeteciliğin nasıl yapılmayacağını öğrenmek ve gazetecilikle ilgisiz “sorular” duymak isteyenler de Erdoğan’ın basın toplantısını… *** İLETİŞİM BAŞKANLIĞI’NIN ÖZRÜ NEREDE?
Günler öncesinden başlamıştı, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO Zirvesi için Ankara’ya geldiğinde nerede koşacağı sorunsalı. Çeşitli olasılıklar haber olmuş, Dikmen Vadisi ve Botanik Parkı’nın Macron için kapatılacağı yazılmış, söylenmişti. İletişim Başkanlığı Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) de hemen paylaşımda bulunarak, bu iddiaları yalanlamış, “Söz konusu parkların Macron’un yürüyüşü gerekçesiyle halka kapatılmasına yönelik hiçbir karar ya da uygulama bulunmadığı” açıklaması yapmıştı. Fakat Macron, Ankara’da, Dikmen Vadisi veya Botanik Parkı olmasa da Seymenler Parkı’nda koştu; park da kapatıldı.
DHA bile “Macron’un koşusu nedeniyle, Seğmenler Parkı, geçici olarak vatandaşların girişine kapatıldı.
Basın mensuplarının da parka girişine izin verilmedi” diye yazdı. Macron koşarken park kapatıldığına göre, Dezenformasyonla Mücadele Merkezi’nin açıklaması yanlış çıkmış oldu.
Eğer İletişim Başkanlığı, dezenformasyonla mücadele ve topluma doğru bilgi vermek konusunda gerçekten duyarlıysa, bu açıklamadan dolayı özür dilemeli. Samimi bir özür gelmezse böyle bir duyarlılıklarının olmadığını, asıl amacın dezenformasyonla mücadele değil, bizzat dezenformasyon yaymak olduğu sonucuna varabiliriz. *** KÜRT MEDYASININ EKSİĞİ “Öcalan’ın İmralı Sekretaryası” üyesi Çetin Arkaş’ın Mersin mitingindeki “Pişmanlık yok Onur var!” manşetiyle duyuran Kürt medyasının günlük gazetesi Yeni Yaşam’ı eleştirmiştim. 1991’de 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan İstanbul’daki Çetinkaya Mağazası kundaklanmasının faillerinden Çetin Arkaş’ın konuşmasının bu başlıkla verilmesinin empatiden, karşı tarafın acılarını hissetmekten uzak olduğunu belirtmiştim. Çetin Arkaş, yazımı okumuş, miting konuşmasının tamamını dinlememi önerdi.
Ben de 27 dakikalık konuşmanın görüntüsünü bulup dinledim. Yeni Yaşam’da okuduğumdan farklıydı dili.
Cumhuriyet, Sözcü ve Takvim’in çatışmacı dille oluşturulan başlıklarındaki gibi “Bizde pişman olmuş bir hal var mı?” demişti ama “karşılıklı helalleşme”den de söz etmişti: “Biliyoruz bu çatışmalı süreçte her iki taraftan da çok sayıda insan yaşamını yitirdi.
Yaşamını yitiren sivil insanlar oldu.
Yaşamını yitirmiş herkesin anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Ölümleri yarıştırmayalım.
Türk tarafının acıları var biliyoruz.
Acıları önünde saygıyla eğiliyorum.
Ama Kürt tarafının da acıları var, hassasiyetleri var.
Tek taraflı hassasiyetle barışamayız, barışın dilini kuramayız; birbirimizi kucaklayamayız.
Hassasiyetlerimizi de yarıştırmayalım.
Dönüp dolaşıp ve yine pişmanlık yasasına gelecekseniz; dönüp bize bakın, meydandaki on binlere bakın.
Bizde pişman olmuş bir hal var mı?
Geçmişte bizim da hatalarımız oldu. Fakat bütün bunlar karşılıklı helalleşmeyle olur.” Özetle bunları söylüyor. “Barış dili” ve Türk tarafının acılarını hissetmek konusunda yeterliliği tartışılabilir bu sözlerin.
Ancak 34 yıl hapiste kalmış bir PKK’lının dile getirmesi değerli. Fakat konuşmasının bu bölümü, Cumhuriyet, Sözcü ve Takvim’in yanı sıra Yeni Yaşam’da da yoktu.
Geçen haftaki eleştirimin temel nedeni de Yeni Yaşam’ın bu yaklaşımıydı.
Zira Çetin Arkaş’ın sözlerinin bu bölümünü görmeyen gazeteciliğin, “barış dili” kullandığı söylenemez. Ne yazık ki, Çetin Arkaş’ın konuşmasının “Türk tarafının acıları var biliyoruz.
Acıları önünde saygıyla eğiliyorum” bölümü, sadece Yeni Yaşam’da değil, Mezopotamya Ajansı, Jinnews ve Fırat Haber Ajansı’nda da yoktu.
Her üç Kürt medya kuruluşu da iki tarafın acılarından söz edilmesini değil de “Öcalan’ın özgürlüğü” vurgusunu önemsemiş, o konuyu başlığa çıkarmışlardı. Üzücü bir durum.
Bu yaklaşım barışa hizmet etmez.
Türk medyası gibi, Kürt medyası da PKK’nın silah bıraktığı bu aşamanın dilinin geçmişten farklı olması gerektiğini anlamak zorunda.
Tüm acıların geride bırakılması ve iki ulusun yeniden kucaklaşabilmesi için Kürt medyası da kendini gözden geçirmeli, güncellemeli. Barışı istediğini söylemek yetmez, barışın dilini politik çıkarların önüne koymak gerekir.
Asıl ahlaki üstünlük de barışa hizmet ederek sağlanır. *** SIFIR ATIK VE TEKSTİL ATIKLARI “Sıfır atık” ve yeni başlanan depozito iade sistemine ilişkin haberlere bakarsanız, medyanın çevrenin korunması ve geri dönüşüm konularına çok duyarlı olduğu izlenimine kapılabilirsiniz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın öncülüğünü yaptığı “Sıfır Atık” kampanyası ve festivaline ilişkin haberler, özellikle iktidar medyasında geniş yer kaplıyor. “Sıfır Atık” konusundaki her girişim övgülerle aktarılıyor kamuya. Depozito iade sistemine ilişkin yeni gelişmeler de öyle.
Vatandaşların büyük ilgi göstermesi, bu sistem öncesinde marketlerin şişeli içeceklere zam yapmaları ayrıntılı haberlerle duyuruluyor.
Elbette bunların topluma aktarılması, insanların bilgilendirilmesi olumlu. Ancak bu çevre ve doğa duyarlılığını Avrupa Birliği ülkelerinin 503 bin tonu bulan plastik atığı Türkiye’ye göndermeleri konusunda göremiyoruz.
Türkiye, Avrupa’nın hurda metal, kağıt ve plastik atık gönderdiği ülkeler sıralamasında birinci konumunda. Uluslararası medyada yayımlanan haber ve araştırmalar, bizde alıntılanmıyor bile.
Hatta şirketler ve bakanlıklarla konuşularak çöplerin geri dönüşüm için yararından, ekonomik katkısından söz eden haberler yapılıyor.
Avrupa ülkelerinin bu ekonomik değeri (!) neden kendisinin kullanmadığına ise değinilmiyor.
Avrupa ülkeleri şimdi de “tekstil atıkları”nı Türkiye’ye göndermeye başladı. Euronews, DW ve BBC Türkçe’nin, “İtalya’dan Türkiye’ye 4.200 tonluk yasadışı tekstil atığı sevkiyatı” haberleri, Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Ofisi’nin (OLAF) bir “kaçakçılık ağı”nı ortaya çıkardığını duyuruyordu.
OLAF, yasadışı yollarla Türkiye’ye gönderilen 4 bin 200 ton tekstil atığı konusunda Türkiye makamlarını bilgilendirmiş, ilk partinin dışında Denizli’deki bir geri dönüşüm tesisi deposunda 2 bin 100 ton tekstil atığı, Mersin Limanı’nda da 768 ton tekstil atığı” bulunmuştu. Türkiye’nin, doğada ancak 200 yılda çözülebilen akrilik elyaf içeren sentetik malzemelerin de çöplüğü haline getirilmesi, Cumhuriyet’te Jale Özgentürk, Gazete Oksijen, Evrensel, Numedya, Karar, Haberler, Odatv, 10Haber gibi mecralarda kısaca haber yapıldı, sonra da unutuldu gitti. Gazeteci, yazdığı haberin kimin çıkarına ya da zararına olduğuna bakmamalı.
Avrupa’dan gelen atıklarla ilgili haberlerin de siyasi iktidarın aleyhine olup olmadığına yoğunlaşmamalı. Bu ülkenin Avrupa’nın çöplüğüne dönmesinden, bu topraklarda yaşayan herkes zarar görüyor.
Hem de eleştirel haberler, iktidarın da yanlıştan dönerek, bu konuda önlem almasını, çöp ithalatını durdurmasını ve bu toprakların bir çevre felaketinden kurtarılmasını sağlayabilir. *** TEK CÜMLEYLE: • CNN Türk, ABD Başkanı Trump’un kaldığı otel odası ve tuvalette kullandığı klozetten canlı yayın yaptı. • Sabah, “Partiler arası ilişkiler, ikili ilişkilerin temellerini güçlendirmektedir” başlıklı “haber görünümlü” metinde, Çin Komünist Partisi politikaları ve “küresel vizyonu”nu tanıttı. • Yeditepe Üniversitesi, “diploma töreninde bir öğrencinin ayet yazılı pankart tutmasının engellenmediği, inceleme başlatılan tartışmanın da öğrenciye yönelik olduğu açıklaması”nı duyurabilmek için Hürriyet, Sabah, Yeni Akit ve Yeni Şafak’a tam sayfa ilan verdi. • Independent Türkçe, “Ankara’da dünyaya 48 saatte marka dersi: NATO Zirvesi” yazısını yayımladığı Dilara Ergül’ün AKP Genel Merkez Gençlik Kolları’ndan olduğu bilgisini vermedi. • Haber Report’un, FSM Köprüsü’nün ABD bayrağının renkleriyle aydınlatılması haberindeki görüntüyü, Cumhuriyet, Karar, Sözcü ve Milli Gazete kaynak göstermeden alıntıladı. ELEŞTİRİ, ŞİKÂYET VE ÖNERİLERİNİZ İÇİN: medyaombudsman@gmail.com