Karadeniz’in dalgası çekilmez, yükselir…

‘TEMA Vakfı’nın verilerine göre Ordu’nun yüzde 74’ü, Giresun’un yüzde 85’i madencilik için ruhsatlandırılmış durumda. 2026 yılının bölge için çok zor geçeceği, maden projelerinin "yağmur gibi" geleceği öngörülüyor.’

Coğrafya kaderdir ve insan doğduğu yere benzer. Yine de coğrafyanızın sınırlarını fark ettiğiniz ve onu aşabileceğinizi keşfettiğiniz anda dönüşür, özgürleşirsiniz.

Fatsa’da doğdum. Karadenizliyim. Karadeniz insanı ile doğası arasında güçlü bir birliktelik var. Bu coğrafyada yaşayan insanlar, doğaya uyum sağlayarak şekillenir. İklimin her daim yağmurlu ritmi ve gri gökyüzü, sert coğrafya, zorlu yaşam şartları… Tüm bunlar, Karadeniz insanının karakterine yansır ve fark etmeden ruhumuza, iç dünyamıza işler. Dayanıklı ve sabırlı olmak kültürel bir özelliğimiz, aynı zamanda hayatta kalma refleksimizdir. Bu coğrafyada var olabilmek, gerektiğinde direnmeyi de bilmektir.

Doğduğum toprak, çocukluğumun geçtiği, aidiyet hissettiğim yer olduğu kadar mezarımın da yeri. Bu yüzden o toprak benim için sadece bir coğrafya değil; geçmişim, bugünüm ve geleceğim. ‘Evet, bu topraklarda gözümüz var. Ama merak etmeyin, almak için değil; altına girmek için ‘diyenlerdeniz.

Fatsalılar bölgedeki maden projelerine karşı sokağa çıkmıştı.

Bugün o toprakların altın arama sahalarına dönüştürülmesi, sadece doğaya değil, doğrudan bize yapılmış bir müdahale. Bu yüzden açıkça söylüyoruz: ‘Bu topraklar bizim ve kirli ellerinizi çekin.’

***

Fatsa’da altın madenciliği üzerinden yürütülen tartışma, teknik bir mesele gibi sunuluyor. Birilerinin doğa anlayışı, onu bir ‘kaynak’ olarak tanımlıyor. Toprak ekonomik değeri ‘ölçülebilen’ bir nesneye indirgeniyor. Oysa ki insan ile doğduğu yer arasında derin bir anlam ilişkisi var. Toprak sadece bir nesne değil, bu anlamın varoluşsal zemininin taşıyıcısı. Toprak, hafızası ve anlamından koparılıp yalnızca içerdiği altın ile değerlendirilemez ve değeri taşıdığı tarih ile aidiyettedir.

Kalkınma söylemiyle meşrulaştırılan madencilik faaliyetleri Fatsa örneğinde, toprak, su, ekosistem ve doğanın sermaye lehine ekonomik faaliyet girdisine dönüştürülmesi, bu dönüşümün maliyetinin halka yıkılması. Yerel halk, çevresel risklere doğrudan maruz kalırken; ekonomik getiriler bölge ve hatta ülke dışına akar. Maden sahası olarak ayrılan bölgelerde başta fındık olmak üzere, tarımsal üretim ve hayvancılık faaliyetleri yürütülmekte. Buraların kaybı yerel üreticiler ve tüm ülke için doğrudan gelir ve istihdam kaybı anlamına gelen kamusal maliyeti yüksek bir zarardır.

Toprağın kirlenmesi, su kaynaklarının zarar görmesi, ekosistemin bozulması gibi olasılıklar, Fatsa’da yaşayan insanlar için soyut bir risk değil. Üstelik bu risklerin oluşum sürecine dair kararlar, çoğu zaman yerel halkın doğrudan katılımı olmadan alınıyor ve uygulanıyor.

Doğa ile kurduğumuz ilişki, aynı zamanda etik bir tercih. Bu tercih, yalnızca bugünü değil; geleceği de kapsar ve çevresel müdahaleler başta olmak üzere her türlü eylemimizin uzun vadeli sonuçlarını da hesaba katmak zorunluluğu ve sorumluluğundayız. Kısa vadeli ekonomik kazançlar ile uzun vadeli ekolojik riskler arasında bir tercih yapılması gerekir. Gelecek kuşakların sağlıklı yaşam hakkı, bugünün ekonomik çıkarlarından çok daha değerlidir.

***

Fatsa’da yaşananlar, yerel bir mesele olmanın ötesinde, modern dünyanın doğa ile kurduğu ilişkinin bir yansıması. Toprak yalnızca ekonomik bir kaynak olarak değil; bir yaşam alanı, bir hafıza ve bir gelecek olarak görülmeli.

Sözümüz itirazdan fazlası. Bu bir hatırlatma. Bu topraklarda doğduk, yaşıyoruz ve yaşamaya devam edeceğiz. Bu toprakların hafızasında, ‘Ben ne yaptımsa halkım için, halkımla birlikte yaptım’ diyen Fikri Sönmez, Ertan Saruhan ve Ayşe Makar gibi hak, adalet ve yaşam mücadelesinin simge isimleri var.

Karadeniz’in dalgası çekilmez, yükselir!

Ve o yükseliş, sadece doğanın değil, insanın da sesidir…

Doç. Dr. Tamer YAZAR - Nöroloji Uzmanı

İLGİLİ HABERLER