Önceleri Işığı En Hızlı Görenler, Şimdi En Kolay Kandırılanlar Oldu!

Son dönemlerde toplumsal olaylara ilişkin söylemlerinde sessiz kalan bazı sanatçılar ve ekran ünlüleri, kendilerini toplumun 'kanaat önderi' olarak gördükleri için eleştiriliyor. Bu kişiler, siyasi gelişmelere karşı duyarsız kalırken, yolsuzluk iddiaları gibi konularda da etkisiz durumdalar. Özellikle AHBAP olayı, sanat çevrelerinin manipüle edilebilirliği ve sosyal sorumlulukları konusunda çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir.

 

Ülkemizdeki 'ekran ünlüleri' ve 'sanatçı'ların ilk oyuna gelişi değil bu.

Kendilerini sürekli halkın üç, beş adım önünde konumlandıran, özellikle seçim dönemlerinde toplumu karanlıktan aydınlığa çıkarma hatta kurtarma misyonunu üstlenen bu kitle Gezi Olayları'nda da fena halde kandırılmıştı.

Dizi ve sinema sektörünün iplerini elinde tutanların 'Gezi'ye gelmeyene ekmek yok' sopasından korkup Taksim'i mesken tutan oyuncu tayfasının asıl derdinin ağaç olmadığı da kısa sürede anlaşılmıştı.

Pek çoğunun doğa sevgisinin kendi mülklerini genişletirken nasıl buhar oluverdiği, halkı Gezi'de direnişine çağıranların Kaz Dağları'ndaki ormanları katlederek nasıl siteler kondurdukları ortaya çıkınca herkes sus pus oluvermişti.

Devrimci abi ve ablalarının gazıyla kendilerince bir beyaz Türk darbesi yapmaya girişmişler ancak Gezi Olayları'ndan geriye kalan resim şehir eşkıyalığı ve barbarlıktan ibaret kalmıştı.

Kol kola verip İstiklal Caddesi'ni arşınlarken, Atatürk Kültür Merkezi'nde 'kariyerimi yakarım, bu yoldan dönmem' diyenler zaman içinde tükürdüklerini yalayıp devirmek için yemin ettikleri iktidarın ekmeğini yemeğe devam etti.

Siyasette kimi tutsalar ellerinde kaldı

Gezi'deki bütün hamleleri boşa düşse de Pr'cılarının onlara biçtiği kanaat önderi pozisyonunu sorgusuz, sualsiz kabul ettiler. Çünkü bu halkı ancak 'ışığı alnında ilk kez gören' sanatçılar kurtarabilirdi.

Onlar ülkenin en zeki, en aydınlık yüzleriydi.

Ama o aydınlık gözlerini öyle kamaştırdı ki 'barış' diye diye toplumu terörize eden, terör örgütü PKK'nın siyasi kanadına alkış tuttular, taraftar oldular.

Halk kimi seçeceğini bile bilemezdi, bu yüzden aynı sanatçılar gün geldi 'bu ülkeyi kurtaracak' diye PR'ını üstlendikleri İmamoğlu'nun etrafında yer alıp onu idealize ettiler. Övgüde sınır tanımayıp 'İkinci Atatürk' diyenler de çıktı İmamoğlu'na Türkiye'nin aydınlık yüzü diye perestiş edenler de.

Sonuç, yine güvendikleri dağlara kar yağdı. İmamoğlu'nun yolsuzluk dosyaları açıldıkça onu yere göğe koyamayanlar sessizliğe büründü.

'Dedem' diye sarıldıkları Kemal Kılıçdaroğlu'nun yanında saf tutan 'saf'lar yine 'ışığı alnında ilk görenler'di.

Bu kadar 'zeki', 'öngörülü', 'aydınlık' ve herşeyi çözmüş bir kitle ne yazık ki siyasette ilk kandırılanlara dönüştü.

Yine de kuyruğu dik tutup ahkam kesmelere devam ettiler ama artık söyledikleri, yaptıkları her şey fena halde sırıtıyordu.

Sözgelimi kadına karşı şiddet konusunda kalburüstü birçok oyuncu bir araya gelip bu konuda ne kadar da duyarlı olduklarını ilan ediyor, gözyaşları ile konuşmaları dinliyor ancak bir, iki istisna hariç bir süre sonra önlerine gelen cazip tekliflere 'hayır' diyemeyip yine kadına şiddet güzellemesi yapan işlerde karşımıza çıkıyorlardı.

Tarihin hep yanlış tarafında yer aldılar

Ismarlama konularda duyarlılık gösteren bu ünlüler harekete geçmeleri, duruş göstermeleri gereken olaylarda ise nedense hep sessiz kalmayı tercih etti. 15 Temmuz'da misal, ağızlarını bıçak açmadı.

Tarafı Gezi olan elbette 15 Temmuz'da tankların karşısında duramazdı. Çünkü onlar su sıkan panzer önünde poz veren kırmızılı kadından yanaydı.

Tankın altına yatarak ölümüne darbeyi durduranlar akıllarını almıştı!

Kimi ara ara yaptığı 'bu ülkede yaşanmaz' çıkışları ile İngiltere ya da Dubai'ye yerleşti ama yine de Türkiye'nin ekmeğini yemeye, beğenmediği Araplara satılan dizilerde yüksek rakamlarla iş yapmaya devam etti.

Sanatçı kibri ayaklarına dolandı

'Muhalif' olmak, 'Atatürkçü' bir profil oluşturmak, her şart altında Erdoğan karşıtlığının altını çizmek makbul bir oyuncu, yönetmen, yapımcı olmanın temel şartlarıydı.

'İktidara ve onu destekleyenlere küfretmek, hatta aşağılamak' ise bu profilin bir üst seviyesiydi.

Ne acıdır ki 6 Şubat depreminde de Erdoğan nefretlerinin bir başka tezahürü olarak devletin yardım ekipleri yerine Haluk Levent'in AHBAP Derneği etrafında toplandılar.

Zira onlara göre devleti Erdoğan yönettiği için devlete ait kurumlar desteklenemez, onlarla birlikte hareket edilemezdi.

Bu körlük onları bugünlerde açığa çıkan korkunç yolsuzluğun bir parçası haline getirdi.

Belki sözkonusu dosyada yargılanmayacaklar ama 'muhalif' olacağız diye her seferinde nasıl bu kadar kolay kandırılabildiklerinin hesabını da o beğenmedikleri, sürekli aydınlığa çıkarma hevesinde oldukları halka borçlular!

Bu vesileyle sahip oldukları o arşa uzanan kibrin nasıl ayaklarına dolandığını sadece onlar değil, onları gözü kapalı alkışlayanlar da görür umarım.

İLGİLİ HABERLER