Psikiyatrist Enes Özel, ‘normal’ kavramını psikolojik, biyolojik ve sosyolojik boyutlarıyla ele aldığı kitabında bu kavramın kişisel ve toplumsal hayatımıza etkilerine de dikkat çekiyor.
“Normal, karşımıza en sık çıkan değerdir, basit bir ifadeyle. En sık olanın, tanıdık olanın bize güven hissi vermesi kaçınılmazdır.” diyen Özel, “Anormalde tanıdık olmayan, tekinsiz bir taraf olabilir. Yabancı demek, her zaman zarar göreceğimiz bir şeyi ima etmese de belirsizliği inkâr edemeyiz. Belirsizlik de en basit tabiriyle endişe vericidir.” şeklinde konuşuyor. Özel’e, ‘normal’i neyin ya da kimin belirlediğini, bu kavrama neden ihtiyacımız olduğunu sorduk.

Normal kavramı neden hayatımızda bu kadar belirleyici ve böyle bir ölçüte ihtiyaç duyarız?
Dünyayı bilişsel ve duygusal olarak anlamlandırmak için ikinci doğamız olan kültüre ihtiyaç duyuyoruz. Kültürün ürettiği normal, aslında bize üzerine yerleşecek bir anlam matrisi sağlıyor. Neyi yapabileceğimiz, neyi yapamayacağımız, neyin uygun olduğu, neyin olmadığı gibi sınırlamaları, çerçeveleri bize çiziyor. Bu sınırları her daim belirlemektense, önceden belirlenmiş ve büyük oranda aklımıza yatan bir çerçeveyi kullanmak, bilişsel ve duygusal tasarruflu bir tutum.
İnsan davranışından bir kademe uzaklaşıp, biyolojik kökene baktığımızda da belirli bir normal dayatması görüyoruz aslında. Uyum sağlamamız gereken biyolojik-somut sınırlar var ve dünya bize bunu dayatıyor. Uçabildiğini iddia eden insan yoktur herhalde? Varsa da, bunu kanıtlamaya çalıştığında, uçamadığı normali ile yüzleşecektir yer çekiminin yardımıyla. Biyolojinin, coğrafyanın ve yaşamın dayattığı normal sınırına uymayanlar, yaşamı devam ettiremiyor. Biraz Malthusçu bir yerden duyulduğunun farkındayım. Biyolojimize kadar kodlanmış bir ‘normal’in de, toplumsal hayatta karşımıza çıkmaması beklenilemez.
Kültürlere göre normali belirleyen ile kişiye göre normali belirleyen aynı şey midir? İnanç mı kültür mü daha etkilidir ‘normal’ i oluştururken?
Kültürler, en nihayetinde insan zihninin yansımalarını içerdiğinden, kültürlerin normali ile kişilerin normalinin kaynağının aynı olduğunu söyleyebiliriz. Buradaki fark, kültürlerin yeterince karmaşık hale geldikten sonra adeta süperorganik bir yapı sergileyerek kendi varlıklarını devam ettirebilmeleri. Bunun üzerinden de normalin, insandan bağımsız bir yerden etkilenmesi söz konusu olabiliyor.
Bu da uzun vadede kültürün normali ile kendi normalimiz arasındaki uçurumu açıklıyor olabilir. Çıktığı insan zihninin izlerini taşıyan ancak katmanlaşarak değişen kültürün normali, zamanla onu sorgulayan bir bireyin normalinden oldukça farklı hale gelebiliyor.
Kültür, dünyayı anlamlandırma biçimlerimizin tamamını içermektedir, inanç da bu gruba dahildir. Burada inancı nereye konumlandırdığımız sorusunu öncelikli olarak sormak uygun olabilir. Çünkü kimi kültürlerde inanç yalnızca metafizik olanla ilgiliyken, kimi kültürlerde de hayatın tamamını düzenleyen bir kurallar sistemiyle ilişkilidir. Bu bağlamda inanç, kültürde nereye konumlandıysa, normali belirleme gücü de ona göre değişmektedir. Bunun da her toplumda ciddi değişiklikler gösterdiğini söylemek uygun olacaktır.

Toplumsal sorunlar konuşulurken hep bir ‘normalleşme’den söz edilir?
Bıyık altından güldüğüm bir kavramdır bu. İki nedenle. İlki, bu ifadeyi kimin kullandığına göre değişen bir “normalleşme” söz konusu aslında. Farklı politik tarafların farklı normalleşme arzularının bir yansıması olarak görüyorum bu ifadeyi. İkinci olarak da ‘normal’, her gün yeniden ürettiğimiz bir kavram olduğundan, hiçbir zaman aslında eski normalimize dönemiyoruz. Değişenlerle birlikte, artık daha farklı bir normalin içinde yer alıyoruz. Eski normale dönme söylemi, normalleşme söylemi, güvenli bir yere geri dönmüş olmanın ilüzyonunu oluşturuyor sanki, oysa ki bir yere döndüğümüz yok. Yeni bir normalin içinde oluyoruz.
Normal ve normalleşme bir yanıyla iyileştiren ve hayatımızı stabilize eden bir durum mudur?
Normal’in adaptasyon etrafında örülü çerçevesini düşündüğümüzde, stabilizasyonla ilgisini görebiliyoruz. Stabilize olanın, devamlılık konusunda avantajı olacaktır. Ancak her durumda değişim söz konusu olduğundan ve her değişim yeni bir adaptasyon gerektirdiğinden, normale TAMAMEN uymak stabilizasyonu garantilemez. Değişim için, biraz olsun uyumsuzluk biraz olsun gerginlik (ruhsal ya da toplumsal) gerekir. Aslında değişimin sağlandığı anormal alan da, stabilizasyona katkıda bulunur ama farklı şekilde.
İyileşme ile ilgili olarak söylediğinize katılmakta güçlük çekiyorum çünkü bir psikiyatrist olarak çok farklı şekillerde ele alabileceğim bir kavram. Kitapta bahsettiğim kavramlardan yola çıkarsam da, uyum sağlamak her zaman iyileşme ile ilgili olmaz, bazen hastalıklı bir normale uyum sağlama çabası her şeyi daha da kötüleştirebilir. Yalnızca bizi değil, gezegenimizi bile.
En nihayetinde, normalin, kültürel stabilizasyon ile ilgili olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Anormal olan neden bizi tedirgin eder ya da yanlışa düştüğümüzü düşündürür? Bu bağlamda normal’in güven duygusuyla bir ilgisi var mıdır?
Tam üstüne bastınız. Normal’in güven duygusuyla çok yakından ilişkisi var. Herkesin yaptığı, hep yapılan, sıkça karşımıza çıkan, hep olan… Matematiksel olarak Gauss dağılımını diğer adıyla çan eğrisini düşünebiliriz. Normal, karşımıza en sık çıkan değerdir, basit bir ifadeyle. En sık olanın, tanıdık olanın bize güven hissi vermesi kaçınılmazdır. Bu bağlamda anormalde tanıdık olmayan, tekinsiz bir taraf olabilir. Yabancı demek, her zaman zarar göreceğimiz bir şeyi ima etmese de belirsizliği inkâr edemeyiz. Belirsizlik de en basit tabiriyle endişe vericidir.
“Şey”lerin belirlenen sınırlarda kalması üzerine eğitildiğimizden, normalden sapmalar, kültürün anormale verdiği yanıtı bireyde yankılar. Bu kimi zaman kaygıdır, kimi zaman suçluluk, kimi zaman öfke. Amaç devamlılıksa, devamlılığı bozması muhtemel düşünce, duygu ve davranışların hizaya sokulması gerekir ki, devamlılık sağlanabilsin. Duygusal ve bilişsel olarak daha esnek bir kültürün üyeleriyse anormale daha farklı yaklaşabilir. Bir yere kadar anormal, heyecan ve yenilik hissi ile karşılanabilir.



