Estetik şuur neden çocuklukta şekilleniyor?

Bir bakır ustasının yıllarca el emeğiyle işlediği bir ibrik, bir çininin desenleri, ahşap kapının oymaları ya da eski bir çeşmenin kitabesi estetikten yoksun mudur? Sanat dediğimiz o yüce şuur yalnızca müzelerde mi yaşar, yoksa gündelik hayatın içinde de sessizce varlığını sürdürür mü? Asıl mesele galiba burada başlıyor.

Bir insana “Sanat deyince aklına ne geliyor?” diye sorsanız, büyük ihtimalle birkaç meşhur tablo, ünlü bir heykel ya da dünyaca tanınmış bir bina sayacaktır.

Belki Mona Lisa’nın o çözülemeyen bakışı, belki Van Gogh’un renkleri… Peki ya bir kilimin ilmekleri?

Bir bakır ustasının yıllarca el emeğiyle işlediği bir ibrik, bir çininin desenleri, ahşap kapının oymaları ya da eski bir çeşmenin kitabesi estetikten yoksun mudur?

Sanat dediğimiz o yüce şuur yalnızca müzelerde mi yaşar, yoksa gündelik hayatın içinde de sessizce varlığını sürdürür mü?

Asıl mesele galiba burada başlıyor. Çünkü sanat üretimini yalnızca resim, müzik ya da heykelden ibaret gördüğümüzde, onu hayatın dışına itmiş oluyoruz.

Oysa estetik, dünyayı anlama ve yeniden yorumlama biçimlerinden biridir; gördüğünü güzelleştirme, hissettiğini anlamlandırma çabasıdır.

Batı düşüncesi çoğu zaman sanatı estetik haz üzerinden tarif eder.

Bu tarifin haklı yanları olsa da bizim kültürümüzde güzellik, yalnızca göze hitap eden bir nitelik değil hakikate yaklaşmanın yollarından biridir.

Bu yüzden de sadece estetik olanı üretmekle kalmaz; doğruyu, iyiyi ve latif olanı görünür hale getirebilmeyi amaçlar.

Lev Tolstoy’un söylediği gibi: “İnsan yaşadığı bir duyguyu başkalarına da hissettirme ihtiyacı duyduğu anda sanat doğar; renk, ses, kelime ya da biçim hepsi bunun için vardır.”Ne var ki bugün konuşurken kavramları birbirine karıştırıyor; kime sanatçı, neye şaheser diyeceğimizi çoğu zaman kestiremiyoruz.

Belki de bunun temel sebebi, estetik ölçülerimizin yavaş yavaş aşınmasıdır.

Etrafımıza biraz dikkatle bakalım: Şehirlerimiz, caddelerimiz, apartmanlarımız, tabelalarımız ve parklarımız… Gözün değdiği pek çok yerde ortak bir dil, bir incelik ya da estetik bir kaygı bulmak kolay değil. Özellikle son yarım yüzyılda inşa edilen yapıların önemli bir kısmı, coğrafyanın ruhunu taşımaktan ziyade, mümkün olan en kısa sürede en fazla betonu üretme telaşıyla yükselmiş gibidir.

Elbette kendi gayretiyle dünya çapında işler ortaya koyan değerli sanatçılarımız var fakat bu müstesna örnekler genel manzarayı değiştirmeye yetmiyor.O halde soruyu başka türlü soralım: “Bir toplumun estetik seviyesi nasıl yükselir?” Sanıyorum bunun cevabı üniversite amfilerinde ya da sanat galerilerinde değil, erken dönem çocuk eğitiminde ve elbette ailede saklıdır.

Bir çocuk renklerle, desenlerle, estetikle, nitelikli mimari mekân ve derinlikli kitaplarla ne kadar erken karşılaşırsa, estetik duygusu da o kadar tabii biçimde gelişir.

Bunun sonradan tamamen telafi edilmesi ise kolay değildir; tıpkı çocukluk çağında dile maruz kalmayan birinin konuşmayı öğrenmekte zorlanması gibi…Bugün dijital mecraların etkisiyle sanatın her zamankinden daha görünür ve daha yaygın hale geldiği söyleniyor.

Ne var ki sanatın mahiyetini kavrama, onun derinliğini hissedebilme ve estetik bir idrak geliştirebilme konusunda aynı iyimserliği paylaşmak kolay değil.

Bir sergide dolaşıp hiçbir eser üzerinde durmadan birkaç fotoğraf çekmek, sosyal medyada “Harika olmuş.” yazıp geçmek gerçek bir karşılaşma sayılmaz.

Sanat biraz da durmayı; bakmayı, tefekkür etmeyi ve anlamaya çalışmayı şart koşar.

Bir tabloya uzun uzun bakabilmek, bir şiirin içinde kaybolabilmek ya da bir mimari eserin neden insana huzur verdiğini fark edebilmek de bir eğitimdir. Çünkü estetik şuur tek başına yaşamaz; edebiyatla konuşur, felsefeyle düşünür, tarih ve bilimle beslenir.

Kültür dediğimiz o gür nehir, bütün bu kolların birleşmesiyle oluşur.Bugün galerilere baktığımızda birçok genç zihnin aynı meselelerin etrafında dolaştığını görüyoruz.

Popüler başlıklar, aynı söylemler, aynı imgeler ve aynı cümleler tekrar ediliyor… Oysa sanatın işi taklit etmek değildir.

O, daha önce fark edilmeyen bir pencereyi bazen tek bir çizgiyle, bazen tek bir mısrayla, bazen de bir binanın sessiz duruşuyla açabilmektir.

Bireyi bulunduğu yerden bir adım öteye taşıyabiliyorsa, görevini yapmış demektir.

Başkalarının yaptığını kusursuz biçimde tekrarlamak maharettir; ancak sanat, tekrarın ötesine geçebildiği yerde başlar.

Taklit elbette öğrenmenin yollarından biridir ama ömür boyu orada takılı kalan kişi zanaatkâr olur, sanatçı değil.İşte bu el emeğinin, inceliğin ve özgünlüğün hayat bulduğu alanları yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var.

Belki de bugün en çok muhtaç olduğumuz şey, hayatı yeniden estetik gözle okumayı öğrenmektir.

Sanatı galerilerin, birkaç seçkin çevrenin ya da dar bir kitlenin uğraşı olmaktan çıkarıp yeniden hayatın merkezine; mahalleye, okula, sokağa, camiye ve meydanlara taşımalıyız.

Kendi kültüründen beslenen, insanına yabancılaşmayan ve yaşadığı toprağın hafızasını eserlerine taşıyan bir üslup, er ya da geç karşılığını bulur.

Toplum, kendine ait olanı sezgileriyle tanır ve onu sahiplenmekte gecikmez; bir cami de bu yüzden sevilir, bir afiş de, bir roman da, bir film de… Sonunda dönüp yine aynı sorunun eşiğine geliyoruz: Estetik algı çıtamız gerçekten düşüyor mu?

Belki evet.

Fakat bu, telafisi mümkün olmayan bir kayıp değildir.

Yeter ki çocuklarımızı küçük yaşlardan itibaren iyilikle, estetikle ve zarafetle buluşturalım; sanatı hayatın kıyısına değil, tam merkezine yerleştirelim. Çünkü güzeli görmeyi öğrenen ruh, zamanla güzel düşünmeyi, güzel yaşamayı ve nihayet güzel üretmeyi de öğrenir.Hasılıkelam, bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca ekonomik gücü ya da teknolojik imkânları değildir.

Asıl zenginlik; güzelliği hissedebilen, onu hayatına katabilen ve çevresine yayabilen insanların varlığıdır. İşte sağlam bir medeniyet tasavvuru da ancak böyle bir estetik şuurun üzerinde yükselebilir.Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

İLGİLİ HABERLER