Meddahlar Osmanlı toplumunun hafızasını nasıl taşıdı?

Meddahlık, Türk-Osmanlı kültüründe bir eğlence biçimi olmanın ötesindedir. Kahvehanelerden saray çevresine kadar halkın toplandığı hemen her mekânda anlatılan hikâyeler, Osmanlı toplumunun belleğinden, mizahından, inançlarından ve gündelik hayatından izler taşır.

Türk kültüründe söz; anlatımın ve aktarımın yanında yaşatmak, terbiye etmek ve güzelleştirmek için kullanılmıştır.

Hatta eski Türk inancına göre, sözlerin tesirinin büyük olduğunu; hatta bazı sözlerin sihir ve büyü aracı olarak görüldüğünü değerlendiriyoruz.

Söze, anlatıma ve hikâyeye kıymet veren bu kültürün dikkat çekici damarlarından biri de meddahlık geleneğidir. “Meddah” kelimesi, Arapça “medh” kökünden gelir. Çok metheden, öven anlamlarını taşır.

Zaman içerisinde bu kelime, sadece övgülerde bulunan kişi için değil; halkın önünde tek başına hikâye anlatan, taklit yapan ve sesiyle bir sahneyi canlandıran sanatçı için de kullanılmaya başlanmıştır.

Böylece meddah hem dilin inceliğini hem de sahne sanatının canlılığını bir araya getiren özel bir anlatıcı tipi hâlini almıştır.Meddah; seslettiği kişiye göre sesini değiştirir, jest ve mimiklerle karakterleri canlandırır, dinleyiciyle doğrudan ilişki kurar ve gerektiğinde doğaçlama yapar.

Bu yönüyle meddahlık, tek kişilik bir tiyatro gibi görünse de aslında içinde tarih, edebiyat, hiciv, ahlâk ve halk psikolojisi gibi çeşitli alanlara dair görgünün de bulunduğu bir kabiliyet olarak karşımıza çıkar.

Geleneğimizde methetmek ve övgülerde bulunmak, derin bir saygının göstergesidir. Övülenlerin en güzeli, şüphesiz ki Hazreti Peygamber’dir (s.a.v.). Çünkü onu öven, hakikatte Allah’tır.

Bu nedenle Hazreti Peygamber’i (s.a.v.) övmek, ona övgüler dolu naatler yazmak, bir edebiyat geleneği olmanın ötesinde ona duyulan derin muhabbetin, edebin ve hürmetin tezahürüdür. Şairlerin O'nu (s.a.v.) övmeyi büyük bir sorumluluk saymaları da bu anlayıştan doğmuştur.

O'nu (s.a.v.) en güzel şekilde anlatmaya ve övmeye çalışmak, kelimeleri sıradan bir süs değil; manevi bir hizmet hâline getirir.Efendimiz'e (s.a.v.) övgüden söz ederken Hassân b.

Sâbit'ten (r.a.) bahsetmemek olmaz.

Hz.

Peygamber’i (s.a.v.) şiirleriyle savunan ve öven şair, meddahlık geleneğinin erken dönem halkası olarak kabul edilir. Ünlü seyyah Evliya Çelebi ise meddahların pirinin Resûl-i Ekrem'i (s.a.v.) metheden Suheyb-i Rûmî (r.a.) olduğunu söyler.

Bu gibi rivayetler, meddah geleneğinin yalnızca eğlenceye değil; övgü ve vefa duygusuna dayandığını göstermesi açısından önemlidir.Osmanlı coğrafyasında daha çok şehir hayatıyla iç içe gelişen meddahlık geleneği, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren, yani 14. yüzyıldan günümüze uzanan bir çizgi içinde varlığını sürdürmüştür.

Saraylarda, kahvehanelerde ve şehir meydanlarında anlatıcılar; dinleyiciyi güldüren, düşündüren ve zaman zaman da ibret veren bir anlatı evreni inşa etmişlerdir.

Bu açıdan meddahlar, toplumun nabzını tutan bir gözlemci olarak karşımıza çıkar.Osmanlı meddahlarının anlattığı hikâyeler arasında dinî-efsanevi metinler kadar gündelik hayattan alınmış gerçek hikâyeler de vardır. “Binbir Gece Masalları”, “Şehnâme”, “Hamzanâme”, “Battalnâme” ve “Dânişmendnâme” gibi temel metinler, bu geleneğin önemli kaynaklarıdır.

Buna karşılık “Hançerli Hanım”, “Letâifnâme”, “Tayyarzâde” ve benzeri hikâyeler; şehir hayatının, insan ilişkilerinin ve toplumsal tiplerin daha gerçekçi yansımalarını taşır.

Böylece meddahlık geleneği, edebiyatımızın zirve eserlerini tebaaya ulaştıran bir köprü vazifesini de üstlenmiştir.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

İLGİLİ HABERLER