Karadeniz’de, Ege’de ve Anadolu’nun farklı bölgelerinde aynı sahne tekrar tekrar yaşandı: Dev makinelerin önünde bastonlu teyzeler, jandarma barikatlarının karşısında başörtülü köylü kadınlar. Onların itirazı çoğu zaman basit bir cümlede özetleniyor: “Biz devletten alacaklıyız, devlete borcumuz yok.” Bu söz, çevre direnişlerinin sembollerinden biri haline geldi.

İKİZDERE
Karadeniz’de Rize’nin İkizdere ilçesinde bir taş ocağı projesine karşı çıkan köylüler, yıllardır yaşadıkları vadinin bir liman projesi için taş ocağına çevrilmesine itiraz etti. Köylüler, çaylıklarını, arı kovanlarını ve yaylalarını göstererek “Taş ocağı olursa buralarda hiçbir şey yetişmez” diyordu.
AKBELEN
Benzer görüntüler daha sonra Muğla’daki Akbelen Ormanı’nda ortaya çıktı. Ormanın kömür madeni için kesilmesine karşı çıkan köylüler – özellikle de yaşlı kadınlar – günlerce ağaçların önünde nöbet tuttu. Sosyal medyada ve basında bu kadınlar “Akbelen teyzeleri” olarak anılmaya başlandı.

Muğla’nın Milas ilçesindeki Akbelen Ormanı’nda kömür madeni sahasının genişletilmesi için başlatılan ağaç kesimine karşı direnen köylüler arasında yer alan yaşlı bir kadın, kesimi engellemek için bir ağaca sarılarak direnişin simgelerinden biri haline geldi. Köylüler ve çevre aktivistleri, bölgedeki ormanın yakındaki termik santrallere kömür sağlamak amacıyla yok edilmesine karşı günlerce nöbet tutarken, güvenlik güçlerinin müdahalesi sırasında çekilen bu görüntü kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Ağaca sarılan köylü kadının fotoğrafı, Türkiye’de son yıllarda büyüyen çevre mücadelelerinin sembollerinden biri olarak sosyal medyada ve basında sıkça paylaşıldı.

BİR TARAFTA BORÇLU OLMAYAN KÖYLÜLER
Direnişlerin merkezindeki köylüler genellikle küçük üreticiler: çay, zeytin, bal veya hayvancılıkla geçinen insanlar. Kendilerini devlet karşısında “borçlu değil alacaklı” olarak tanımlamalarının nedeni ise yıllardır ödedikleri vergiler ve verdikleri emek…

İkizdere’de, Akbelen’de ve Türkiye’nin başka bölgelerinde ortaya çıkan bu mücadeleler yalnızca çevre meselesi olarak görülmüyor. Aynı zamanda Türkiye’de devlet, şirketler ve vatandaş arasındaki güç dengesine dair daha geniş bir tartışmanın parçası haline gelmiş durumda.

KAZDAĞLARI İÇİN DİRENEN KADINLAR İSTANBUL'DA
Çanakkale’nin Çan ilçesinde Yanıklar ve Hacıbekirler köylerinden kadınlar madencilik faaliyetlerinin tehdidi altındaki Kazdağları’nda yapılmak istenen maden faaliyetlerinin çevresel etkilerine karşı direndiler. SES Eşitlik ve Dayanışma Derneği tarafından verilen “Yılın Kadınları” ödülünü almak üzere İstanbul’a geldi. Kadınlar, ödül töreni öncesi İstiklal Caddesi'nde eylem yaptı.

HAVVA ANANIN İSYANI
Rize’nin Çamlıhemşin ilçesinde, Samistal Yaylası’na komando birlikleri eşliğinde getirilen iş makinelerine yöre sakinleri sert tepki gösterdi. Yol açma çalışmasına izin vermeyen köylüler, jandarmayla tartışarak iş makinelerinin bölgeden uzaklaştırılmasını sağladı. Tepkisini elinde sopa ile gösteren Havva Bekar ise, valinin kendilerine “çapulcu” demesine karşı çıkarak, “Devlet bizim sayemizde devlettir. Biz bu toprakların çocuklarıyız, dedelerimiz burada şehit oldu. Yaylalarımızın yolları birleşmeyecek, iş makinelerini buradan defedin” diyerek tepkisini güçlü sözlerle dile getirdi.

Tuğrul Keskin, kadınların direnişini selamlamak için bir şiir yazdı. İşte o şiir:
İkizdereli Kadınlara Övgü
-Joe Corrie’yi sevgiyle anarak

Dipdiri öfkeleriyle kadınlar bekliyor karşısında taş ocağının
Günün dehşetinden gözleri çakmak çakmak ve dimdik alınları
Pırıl pırıl yemyeşil ormanlarının içinden azgın buldozerlere
dikmişler gözlerini
Karadeniz’in dalgalarından ve yağmurlarından kaçıp Rize’nin
Sığınmışlar cancana araçların açtığı çukurlara ve küme küme
Bakmaktalar üstlerine hınçla homurdayan esaret makinalarına.
Esaret makinalarının karşısında kadınlar bekliyor, kadınlar aynı
kör noktaya dikmişler kapkara gözlerini
Çelik kalkanların karşısında durmaktalar kımıldamadan dosdoğru
Durmaktalar sessiz soluksuz ve an be an büyüyen devasa öfkeyle.
Evlerinin önündeki ve artık kurumaya yüz tutmuş derede az önce
Gördüler yuvarlanan bir çocuğu çamurlar içinde kayalıklar arasından
Kadınlar, çamurlu sulara aktılar yüzlerce ve copların karşısında
Durmaktalar dimdik kardeşçe; ölümü çağıran copların karşısında!
Gece umulduğundan da soğuk ve yağmur yağıyor sis içinden
Fogaları, elişi yazmaları, tülbentleri sırılsıklam sancıdan
İncecik çukur yanakları mosmor bekliyorlar aç sırtlanların önünde
Satılmış dağlarını ve yemyeşil ormanlarını ve billurdan derelerini

Koruyanlar bekleşiyor karanlığın içinde; sabahı yok gecenin ve bir
mucize de olmayacak besbelli.
Ama inançtan ve aşktan yaratılmış olanlar ki onlar, yeniayın altında!
Haber geldi başkentten kadınlara; ‘kurtarıcı biziz, dönün evlerinize…’
Dönmeyecekler yuvalarına; hamsikoli, lazböreği yaptıkları ocaklarını
bir daha yakmayacaklar
Bekleyecekler şafak sökene dek ve kara makinalar dönene dek
karanlığına
Taş ocağı için yakılan ağaçlar yeniden büyüyene ve ürkütülen ceylanlar
kavuşana dek yavrusuna
Al yazmalı kadınlar bekleyecek şafağın ötesini görene dek ve mavi yıldız
çiçeği
Yeniden ve korkusuzca açana, billur su, yatağından akana ve kazıcının
Açtığı çukurlarda ekinler göverene dek yeniden, bekleyecekler sabırla!
Taş ocağının gerisinde taş kesilmiş bakıyor kokençli, yazmalı canlar
Bakıyorlar coplara ve homurtusu hiç dinmeyen paslı araçlara
İşkencedere Vadisi binlerce yıldır görmedi böylesi bir insan seli
Ağaçlar, kayalar, börtü böcek; ayağa kalkıp vücutlanmış sanki toprak
Bıkıp usanmadan bakmaktalar makaslı peştamalı omzunun gerisinde
bayrak gibi dalgalanan kadına.
Tek kurtarıcı; kadınlar bekleşiyor, sokulmuşlar cancana, karşısında
sonsuz yeşili iştahla yutanların.
Gözleri avını bekleyen vaşaktan ödünç, kollarında öldürülmüş toprağın
cılız bedeni
Ayırılmayacak kadınlar bu gece taş ocağının önündeki siperlerden
Asla dönmeyecekler yuvalarına; karalahana dolması, muhlama
yaptıkları ocaklarını bir daha yakmayacaklar
Bekleyecekler yağmurda şafak sökene dek ve kara makinalar dönene dek
karanlığına.
Kadınlar siperdeler taş ocağının önünde ve elişi beyaz tülbent kan içinde!
27 Nisan/1 Mayıs 2021, İzmir
