MevzuRize Genel Kahpe Bizans'ın Çirkin Yüzü: Modern Bir Taklit mi?

Kahpe Bizans'ın Çirkin Yüzü: Modern Bir Taklit mi?

Öyle kısır bir döngüye düştük ki, gel de çık işin içinden. Ekonomi bozuk, gençler bu yüzden evlenemiyor. Ahlâk bozuk, çünkü gençlerin aile kuramadığı vasatta ahlâk sapasağlam ayakta kalamaz. Peki, gençler aile kuramazsa çocuğu kim yapacak? Öyle nutukla, hamasetle çözülecek bir mesele değil bu. Bekâ meselesi. Küçük tekneler hemen batıyorken, büyük gemilerin batması saatlerce, kimi zaman günlerce sürer. Ülkelerin batması ise asırları bulur. Unutmayalım, Türk milleti olarak sefasını sürdüğümüz şu aziz vatanda bizden önce nice farklı kavim yaşayıp yoklara karıştı. Hititler, Luviler, Frigler, Hurriler, Urartular, Galatlar, Kimmerler, İskitler nerede? Nerede o haşmetli Roma İmparatorluğu? Tabiat boşluk kaldırmaz. Yıkılanın yerini hemen başkası alır. Bugün biz de Roma’nın yıkıntıları üzerinde oturmuyor muyuz? Roma battı ama o batış asırlar aldı. Mühim olan, batışın nerede başladığı ve niçin önlenemediği. Bakın, aynı süreci adım adım Osmanlı’dan bu yana bizim için izlemek mümkün. Roma’nın kendi kimliğinden nasıl yavaş yavaş koparak Kahpe Bizans’a dönüştüğüne dair misaller vereceğiz, siz de bunu bir cetvel gibi tutup bize benzer noktaları tefrik edeceksiniz.

KAYNAK: HABER MERKEZİ
Okunma Süresi: 9 dk

“Biz Kral Lui'yi öldürdük.

Sarayını aldık, orada yemek yedik ve uyuduk.

Onun krallığı bizimdir.

Kralların taç ile kral olacaklarını zannetmek deliliktir.

Hükümetleri yöneten altın yahut kıymetli taşlar değil, demirdir.

Kılıç, itaate mecbur eder.

Kılıç ile kazanılan şeyi de kılıçla muhafaza etmek gerekir.

Biliriz ki Macaristan'ın parası, kaynağı kalmamıştır. Şu halde senin kralın Padişahımızı efendisi olarak tanısın, onun kudretli ellerinden yardım istesin. İşte o zaman biz de ona yardım eder, sadece düşmanı Ferdinand'ı değil etrafındaki bütün dostlarını da mahvederiz.

Onların dağlarını atlarımızın ayaklarıyla ova yaparız....Sen benim güldüğümü görüp şaşırıyorsun.

Oysa ben kılıcımızın gücüyle fethettiğimiz yerleri bizden istemeye geldiğin için gülüyorum.”Sadrazam Pargalı İbrahim’den Macar Kralı Zapolya’nın elçisine cevap, Hammer’den nakil.Bakmayın şimdiki şamataya, atalarımız sessizlik ve intizam insanları olarak bilinirlerdi.

Gereksiz yere boş konuşmaktan şiddetle sakınırlar, yaptıkları en ufak işte bile belli bir düzene riayet ederlerdi.

Hayat düsturları gayet basitti: Cihan padişahı Kanuni’nin sadrazamı Pargalı İbrahim’in Macar kralının elçisine söylediği gibi “az konuşup, çok iş yapmak”.

Türk usulü yaşamak, tastamam işte bundan ibaretti.

Nitekim Kanuni dönemini anlatan yabancı kaynakların hemen hepsinde, Türk karakterini satırlara dökerken benzer cümlelerin kurulduğuna şahitlik ediyoruz.

Avusturya elçisinin büyük bir hayranlıkla tasvir ettiği şu manzaraya bakın:“O büyük kalabalığın içinde bilhassa takdire değer bulduğum husus sessizlik ve disiplindi.

Genellikle her türlü kalabalığın yarattığı izdihamda meydana gelen gürültü ve uğultudan eser yoktu.

Herkes kendine ayrılan yerde çıt çıkarmadan duruyordu.

Subaylar yani generaller, albaylar, yüzbaşılar ve teğmenler oturmuşlardı.

Askerler ayaktaydı.

En dikkat çekenler ise uzun bir saf halinde diğerlerinden ayrı bir tarafta duran birkaç bin yeniçeriydi.

Benden biraz uzaktılar. Öyle hareketsizdiler ki, onları âdet olduğu üzere selamlamam söylendiği zaman başlarını eğerek bana karşılık verene kadar canlı birer insan mı yoksa heykel mi olduklarına dair bir an tereddüt etmiştim.” Bu ciddiyeti, bu disiplini sadece askere has bir şey mi sanıyorsunuz?O zaman buyurunuz:“Oruç sonrası Ramazan bayramında okçular, Pera sırtlarındaki büyük alanda toplanarak uzun sıralar halinde bağdaş kurup otururlar, tıpkı bizdeki terziler gibi.

Türk diyarında alışılmış oturma tarzı budur. Önce dua edilir.

Türkler her işe dua ile başlar.

Ardından en uzağa ok atmak için yarışılır.

Seyreden halk çok kalabalık olmasına rağmen müsabaka büyük bir düzen ve tam bir sessizlik içinde yapılır.

Kullanılan yaylar çok kısa olduğundan çok da serttir.

Bu nedenle onları sadece iyi talim görmüş okçular çekebilir.

Kullandıkları okları da özeldir.

Kazanan kişiye mükâfat olarak işlemeli bir peşkir verilir, bizim yüzümüzü kuruladığımız peşkirlerden.

Ancak kazanmanın itibarı, her türlü mükâfatın üzerinde addedilir.

Akıl almayacak mesafelere ok atabiliyorlar.” Evet, eski Türk toplumu kışladaki askerinden sokaktaki sıradan vatandaşına kadar, her işine dua ile başlayan, boş boş konuşup avarelik yapmadan vazifesine dört elle sarılan becerikli, üretken insanlardan oluşuyordu.

Bu muazzam iş disiplini ve intizam, tabii olarak Avrupalı elçilerin başını döndürüyor, kendi toplumlarına bakıp hayıflanmalarına neden oluyordu.“Hepsi aynı kılıkta giyinmiş yüz kadar genç, yemeği anlatacağım usulde sofraya getirdiler. Önce misafirlerin oturdukları sofraya doğru aralarında aynı mesafeyi muhafaza ederek ilerlediler.

Selam vermelerine mani olmasın diye boş olan ellerini dizlerinin üzerine koyup başlarını eğerek selam verdiler.

Sonra mutfağa en yakın duranı sahanları alarak yanındakine, o üçüncüye, üçüncü de dördüncüye iletti.

Yemek böylece sofraya en yakın olana ulaşıyor ve baş kethüda sahanları onun elinden alarak sofraya koyuyordu.

Yüz veya daha çok sahan bu usulle ve herhangi bir karışıklığa meydan verilmeden, böylece akıp durdu.

Bu iş bittikten sonra hizmet edenler misafirleri tekrar selamlayıp aynı düzende, ancak son gelen bu kez başta, ilk gelen de sonda olmak üzere çekildiler.

Diğer yemekler de sofraya bu usulde getirildi.

Türkler anlık işlerde dahi intizama dikkat eder.

Biz ise en mühim işlerde bile bunu ihmal ederiz.”Biliyorsunuz, bizde böyle gezdiğin gördüğün yerleri, yaşadığın anları kayda alma geleneği Evliya Çelebi pirimiz haricinde neredeyse hiç yok, yani burun kıvırdığımız Batılılar olmasa dedelerimizin şu muhteşem hayatlarından belki haberimiz bile olmayacak.

Dahası, elde birbirini destekleyen, benzer satırlara sahip birçok eser olmasa belki yazılanlara da “hadi canım” diyerek inanmayacağız. Çünkü o insanların torunları olarak bugün yaşadığımız Türk toplumuna bir bakalım ve açık yüreklilikle kendimize soralım: Dedelerimiz ile en ufak bir benzerliğe sahip miyiz acaba?Buyurun, itiraf edelim.Hiç alâkamız yok, öyle değil mi?Ülkemizde güzel şeyler günbegün azalırken nahoş hâdiselerin vahim bir tırmanışa geçtiğini, ekonomik sıkıntıya paralel bir şekilde sosyal bozuklukların bünyemizde tamiri zor yaralar açmaya başladığını hep birlikte müşahede ediyoruz.

Her şeyden önce milletçe bir inkırâza doğru sürükleniyoruz, çünkü doğum hızımız artıları çabucak tüketip eksilere doğru dümeni kırmak üzere. Öyle uygun adım yürüme filan değil ha, bildiğin düzensiz ricat halinde yok oluşa doğru hızla koşuyoruz.Öyle kısır bir döngüye düştük ki, gel de çık işin içinden.

Ekonomi bozuk, gençler bu yüzden evlenemiyor.

Ahlâk bozuk, çünkü gençlerin aile kuramadığı vasatta ahlâk sapasağlam ayakta kalamaz.

Peki, gençler aile kuramazsa çocuğu kim yapacak? Öyle nutukla, hamasetle çözülecek bir mesele değil bu.

Bekâ meselesi.

Küçük tekneler hemen batıyorken, büyük gemilerin batması saatlerce, kimi zaman günlerce sürer. Ülkelerin batması ise asırları bulur.

Unutmayalım, Türk milleti olarak sefasını sürdüğümüz şu aziz vatanda bizden önce nice farklı kavim yaşayıp yoklara karıştı.

Hititler, Luviler, Frigler, Hurriler, Urartular, Galatlar, Kimmerler, İskitler nerede?

Nerede o haşmetli Roma İmparatorluğu?Tabiat boşluk kaldırmaz.

Yıkılanın yerini hemen başkası alır.

Bugün biz de Roma’nın yıkıntıları üzerinde oturmuyor muyuz?Peki, Roma’nın nasıl battığını biliyor musunuz?Peki, ne oldu bize, neydik ve neye dönüştük böyle?En yükseğe çıkmak iyidir ama epey tekinsiz bir vaziyettir aslında.

Her yükselişin bir inişi olması mukadder çünkü.

Mesele, en yükseğe çıkmadan çok ama çok evvel bir iniş planı yapmak.

Ha, sen planı mükemmel yaparsın ama takdir-i ilahi başka türlü tecelli eder, o başka.

Herkes gücü yettiğinden sorulur.

Plan yaptın mı, yapmadın mı, işte bütün mesele budur.

Kurumlar ve devletler de bu cihetten insanlara benzer.

Lâzım gelen planı daha evvelden yapıp hazırlıklı olanlar türlü bâdirelerden minimum hasarla çıkarken, bugünün pırıl pırıl havasına aldanıp yarının fırtınalı sularına çözüm üretmeyenler gemiyi illaki batırır.Roma battı ama o batış asırlar aldı.

Mühim olan, batışın nerede başladığı ve niçin önlenemediği.

Bakın, aynı süreci adım adım Osmanlı’dan bu yana bizim için izlemek mümkün.

Roma’nın kendi kimliğinden nasıl yavaş yavaş koparak Kahpe Bizans’a dönüştüğüne dair misaller vereceğiz, siz de bunu bir cetvel gibi tutup bize benzer noktaları tefrik edeceksiniz. İşte o kadar. “Ana İmparatoriçe hayatta olduğu sürece, Justinianus’un Teodora’yı yasalara uygun biçimde eş olarak almasına imkân yoktu.

Bir süre sonra Ana İmparatoriçe nasılsa ölüverdi. İmparator Justinus ise bunak ve çok yaşlıydı, bu yüzden halkına alay konusu oluyor, olan bitenin farkında olmadığı için herkes onu küçük görüyor, kimse onu hesaba katmıyordu.

Buna karşılık yeğeni Justinianus, her zaman inatla kargaşa yaratarak mesele çıkardığı için korkuyla bakılıyor ve sürekli olarak saygı görüyordu.

Teodora’yla nişanlanmak için tam bu zamanı seçti.

Ama senatör rütbesine erişmiş birinin bir fahişeyi eş olarak alması imkânsızdı, böyle bir şey öteden beri en eski yasalarca yasaklanmıştı.

Justinianus, İmparator’u yeni bir yasa koyarak bu gibi eski yasaları yürürlükten kaldırmaya zorladı.

Bunu başarınca Teodora ile meşru bir eş gibi yaşadı, böylece başkalarının da fahişelerle evlenebilmelerinin yolunu açtı.”“O sıralarda bütün kadınların ahlâkı bozulmuştu.

Kadınlar kocalarını aldatınca bir ceza görmüyorlardı.

Böyle bir davranış onlar için ne bir tehlike yaratıyor ne de bir zarar veriyordu.

Zîna yaptıkları kanıtlanan kadınlar bile ceza dışı kalıyorlardı. Çünkü hemen İmparatoriçe’ye gidip, kocalarına karşı dava açarak suçsuz kocalarını mahkemeye sürüklüyorlardı.

Haklarında bir şey kanıtlanamayan kocalar ise aldıkları drahomanın iki katı para ödemek zorunda kaldıkları gibi, bir de sadık olmayan eşlerinin tekrar utanmadan âşıklarını çağırdıklarını görme azabına katlanıyorlardı.

Kocalar, kadınlarının her şeyini hoş görüp farkında değilmiş gibi göz yummaya, ne kadar edep dışı davransalar da artık ses çıkarmamaya başlamışlardı.”“Kilikyalı iki Mavi partizanı, ayaklanmış bir kalabalığın başında Kilikya Valisi Kallinikus’un üzerine yürüdü ve saldırıda bulundu.

Yanında bulunan seyisi, valiyi korumak isterken bütün halkın gözü önünde öldürüldü.

Partizanlar, bu yenisi dahil bir düzine cinayetle suçlandılar ve yasa gereğince vali onları ölüme mahkûm etti.

Ama Teodora bunu haber alınca, Mavileri desteklediğini göstermek için Kallinikus’u makamında yakalattı ve hiçbir bahane yokken kâtillerin mezarı başında öldürttü. İmparator ise Kallinikus’un ölümü üzerine timsah gözyaşları döktü, bir domuz gibi homurdandı.

Bu yasadışı işi yapanlara tehditler savurdu ama bir şey yapmadı. Ölünün mallarını ve servetini duraksamadan yağma etti.”“Justinianus’un kendi halkını soymak için uyguladığı başka yöntemler de vardı. Çok büyütmeden, elimden geldiği kadar bunları anlatacağım.

Böylesi yöntemler, halkın malına bir hamlede el koymak yerine, onları azar azar soymayı kolaylaştırıyordu. Önce Bizans halkının başına getirdiği bir valiye, dükkân sahiplerinin mallarını istedikleri fiyata satma karşılığında yıllık gelirlerinin yarısını alma yetkisini verdi.

Dolayısıyla alışverişlerini bu dükkânlardan yapan halk, asıl fiyatın üç katını ödemek zorunda kaldı.

Yakınacak kimse de bulamadı.

Bu rezalet büyük zararlar doğurdu.

Hazine gelirlerden payını topladı, konuyla ilgilenen memurlar da aynı kaynaktan zenginleşmenin tadını aldı.

Bu tatsız işleri uygulayan alt düzey görevliler, dükkân sahipleriyle güç birliği yaparak, yasaları hiçe saymaya başladılar ve alışveriş edenlere kötü davranıp hem fiyatları alabildiğine yükselttiler hem de satılan malların niteliğinde ağza alınmayacak hilelere saptılar. İmparatorun attığı ikinci adım tekeller kurmak oldu.

Halkının zenginliğini bu canavarca düzeni işletenlere satarken sadece kendi payının ödenmesiyle ilgileniyor, onunla anlaşma yapanların işlerini diledikleri gibi yürütmelerine izin veriyordu.

Başka devlet kuruluşlarıyla da saklamaya gerek görmeden benzer anlaşmalar yapıyordu.

O, bu kuruluşların uygunsuz yollardan edindiği kazancın bir kısmını cebine atıyorken, kuruluşlar ve komisyoncular ellerine düşen halkı daha da çok soymak için birbirleriyle yarışıyordu.”

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *

Haberlerimizi Google’da Takip Edin

Gelişmelerden anında haberdar olun.

Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin