Tarihler 1930'ların sonunu gösterdiğinde Doğu Türkistan'daki Altay Dağları'nda siyasi baskılar ve zorunlu politikalar dayanılmaz bir noktaya ulaştı.
Kazak Türkleri için önlerinde iki seçenek bulunuyordu: Ya kimliklerini ve özgürlüklerini teslim edeceklerdi ya da ölümcül bir göç yolculuğuna çıkacaklardı.
Onlar özgürlüğü seçerek binlerce yıllık ata yurtlarını arkalarında bıraktılar.
Rotayı güneye çeviren halkın ilk durakları Barköl ve Gansu bölgeleri oldu.
Ancak önlerinde aşılması imkânsız görünen devasa bir engel duruyordu: Taklamakan Çölü.
Gündüz kavurucu sıcak, gece dondurucu soğukla mücadele eden, yiyecek ve su sıkıntısı çeken halk, sürekli peşlerindeki askeri birliklerden kaçmak zorunda kaldı. Çölü geçenleri ise Tibet Platosu ve Himalayaların dondurucu geçitleri bekliyordu.
Deniz seviyesinden 4 bin ila 5 bin metre yüksekte, oksijenin bittiği bu zorlu rotada yanlarında çocukları, yaşlıları, mühimmatları ve atları vardı.
Aylar süren bu cehennemin ardından Keşmir ve Hindistan sınırlarına ulaşarak Pakistan'daki Peşaver ve Rawalpindi mülteci kamplarına sığındılar.Felaketler Güney Asya'da da peşlerini bırakmadı.
Eksi 30 derecelerde bozkır iklimine alışkın olan bu insanlar, bölgenin 40 dereceyi aşan nemli ve yakıcı sıcağıyla karşı karşıya kaldı.
Kamplarda her gün onlarca insan yüksek ateş ve salgın hastalıklar nedeniyle hayatını kaybetti. 1950'lerin başında bu çileli yürüyüşün sesi Türkiye'ye ulaştı.
Kazak Türkleri, dönemin Türkiye-Pakistan Büyükelçisi Yahya Kemal Beyatlı'ya mektup yazarak Türkiye'ye gelmek istediklerini iletti.
Bu talebi Ankara'ya taşıyan Beyatlı'nın girişimleriyle dönemin hükümeti karar aldı ve 1952 yılında yayımlanan kararnameyle ülkeye kabul edildiler. İlk olarak İstanbul-Ataköy bölgesine gelen grup, 1955 yılında Niğde'nin Ulukışla ilçesindeki geniş bozkıra yerleştirildi.
Coğrafyanın Türkistan bozkırlarına olan benzerliği, halkın memleket özlemini dindiren en önemli etken oldu.
Toprağa ilk kazmayı vuran halk, bu yeni yerleşim yerine Altay Köyü adını verdi.Bugün Altay Köyü'nün sokaklarında dolaşanlar, çoluk çocuk herkesin usta birer binici olduğunu, at üstünde hayat sürdüğünü görebilir.
Kımızların içildiği, geleneksel Kazak yemeklerinin yendiği, çapanlar ve özel başlıkların giyildiği bu yerleşim yeri, yaşayan ve nefes alan bir kültür merkezi konumunda bulunuyor.
Aradan onlarca yıl ve binlerce kilometre geçmesine rağmen dillerini, geleneklerini ve yaşam tarzlarını günlük hayatın merkezinde korumayı başaran köy halkı, Türkistan coğrafyasının ruhunu Niğde bozkırında yaşatıyor.
GZT Özel İçerik Editörü ve Araştırmacı Enes Şahin ve GZT Saha Editörü Sefa Çelik'in sahada günlerce onlarla yaşayarak takip ettiği bu süreç, bir toplumun kültürünü yaşatmak için büyük cümlelere değil, yaşamın olağan akışı içinde gelenekleri sürdürmeye ihtiyacı olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor.