Anadolu’yu anlatmaya kalksak, söze nereden başlamak gerekir?
Bir şehrin sokaklarından, bir köyün hayatından, Anadolu insanından ya da kadınlarından mı?
Belki de sofralardan, etten ve sütten… Ahmet Hamdi Tanpınar ise bu sorunun cevabını Anadolu’nun gündelik görüntülerinden daha derinde, türkülerde arıyor.Tanpınar’ın bu yaklaşımını anlatan bir hikâyede, yazarın beğendiği bir hikâye üzerinden başlayan bir konuşma dikkat çekiyor.
Tanpınar, hikâyeyi başarılı bulmasına rağmen metinde kendilerinden bir iz göremediğini söylüyor.
Bunun üzerine karşısındaki kişi, Anadolu’yu yakından tanıdığını, insanını ve hayatını bildiğini ancak bütün bunları yazıya aktarırken zorlandığını belirterek bunun nedenini soruyor.Tanpınar’ın verdiği cevap ise meselenin yalnızca Anadolu’yu tanımakla ilgili olmadığını gösteriyor.
Ona göre insan, hayatı ne kadar farklı deneyimlemiş olursa olsun, yazarken çoğu zaman kendi kültürünün değil, okuduğu yabancı kitapların dili ve düşünce dünyasıyla konuşuyor.Tanpınar’ın düşüncesinin merkezinde, edebiyatın yalnızca konu seçmekten ibaret olmadığı fikri bulunuyor.
Anadolu’da yaşamak, Anadolu insanını tanımak veya onun hikâyelerine şahit olmak tek başına yeterli değil.
Asıl mesele, bütün bunları aktarırken hangi bakışın ve hangi kültürel hafızanın konuştuğu.Bu nedenle Tanpınar, Anadolu’yu yazmak isteyenlere türkülerden başlamayı öneriyor. Çünkü türküler, Anadolu’nun yalnızca sesini değil, hafızasını ve anlatma biçimini de taşıyor.Tanpınar’ın işaret ettiği mesele bugün yalnızca edebiyatla sınırlı düşünülmüyor.
Anadolu’ya dair hikâyeler anlatılırken de aynı soru karşımıza çıkıyor: Kendi coğrafyamıza gerçekten kendi gözlerimizle bakabiliyor muyuz?Belki de Anadolu’yu anlatmanın ilk adımı, başkasının penceresinden bakmayı bırakmak.
Kendi kitaplarımızdan, kendi türkülerimizden ve kendi hikâyelerimizden yola çıktığımızda, anlattığımız Türkiye’nin de değişeceğini söylemek mümkün. Çünkü bakış değiştiğinde, anlatılan hikâye de değişiyor.