Aynı kitabı iki defa okuyan herkes, aynı şaşkınlığı yaşamıştır.
Cümleler yerindedir, karakterler aynı hataları yapar, hikâye aynı yerde biter.
Fakat okur, artık aynı kişi değildir. İlk okumada yalnızca olayları takip ettiği sayfalarda, yıllar sonra farklı detayları okumaya başlar.
Bazı metinler, yazıldıkları için değil; her okunuşta yeniden yazıldıkları için yaşarlar.Edebiyatın lüzumu üzerine düşünmeye belki de buradan başlamak gerekiyor. Çünkü edebiyat, genellikle zannedildiği gibi bilgi veren ya da hayatı öğreten melodram yüklü bir alan değildir. İnsan, hayatı romanlardan öğrenmez.
Fakat yaşadıklarını anlamlandırırken sık sık onların diline başvurur.
Roman, bir başka gerçekliği mümkün kılar.Her çağın, kendine özgü bir bilgi ve varoluş düzeni vardır.
Bugün bu düzen, büyük ölçüde hız üzerine kurulu.
Daha hızlı öğrenmek, daha hızlı üretmek, daha hızlı tüketmek… Oysa bu hız kültürü, insanın iç dünyasında aynı aksisedayı bulmuyor. Çünkü bazı şeylerin anlaşılması için zamana değil, dikkate ihtiyaç vardır.
Yani her şey zamanına esirdir, zamanın esiri olduğu gibi...
Edebiyat, tam da bu dikkatin adıdır.Kurmaca metinler, gerçekle rekabet etmez.
Zira bir roman kişisinin hiç yaşamamış olması, onun hakikatten uzak olduğu anlamını taşımaz.
Tam aksine, bazen gerçek hayatta karşılaşamayacağımız bir açıklık ve çarpıcılıkla hakikati görünür kılarlar.
Kurmaca, olanı değil; olabilecek olanı düşünmemizi sağlar. İnsan, yalnızca yaşadıklarıyla değil; yaşayabileceği ihtimallerle de var olmaktadır.Sanatın bütün cüzleri, bunu hedeflese yahut inkâr etse de insana bir şey gösterir.
Edebiyatın farkı, bunu lisan ile kurduğu yeni gerçeklik zemininde yapmasıdır. “Dil, insanın evidir,” demişti fenomenolojinin ve varoluşçuluğun önemli temsilcilerinden Martin Heidegger. Öyleyse edebiyat da o evin hafızasıdır. İnsan, bir ömrün içinde söyleyemediklerini tek bir cümlede bulabilir.
Büyük eserler, bize bildiğimiz kelimelerle bir başka gerçeklik inşa ettikleri için kalıcı ve tesirli oldular.Belki de bu yüzden edebiyatın lüzumu, faydasıyla açıklanabilecek bir mesele değildir.
Bir şiirin kaç kişiyi değiştirdiğini, bir romanın kaç hayatın yönünü tayin ettiğini ölçemeyiz. Çünkü edebiyatın tesiri, görünür sonuçlar üretmekten ziyade insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi dönüştürmesinde saklıdır. İyi bir metin, okuruna yeni bir hayat vermez; fakat elindeki hayata başka türlü bakabilme imkânı sunar.
Bu imkân, çoğu zaman herhangi bir bilgiden daha kalıcıdır.Edebiyat, insanın hakikati arama çabasının en eski ve en sahih biçimlerinden biridir.
Bu yüzden medeniyetlerin kıyısında duran zarif bir uğraş değil, onların hafızasını ve muhasebesini taşıyan asli bir damardır.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.