Haber En Son Olay Haber
Rize
Kapalı
weather
21°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Rize Haber Genel Tarihsel Dönemlendirme: Tarihin Çağlara ve Dönemlere Ayrılmasının Gerekliliği Nedir?

Tarihsel Dönemlendirme: Tarihin Çağlara ve Dönemlere Ayrılmasının Gerekliliği Nedir?

İnsan zihninin özellikle karmaşık meseleler karşısında başvurduğu dönemlendirme günlük hayatımızda bile zihnimizin müracaat ettiği bir metotken devreye dönemlerin, asırların, yılların girdiği tarihi aydınlatma mevzusunda hiç şüphesiz büyük bir ihtiyaç haline gelir. Zaten bu mevzu ile alakalı yazıp çizenlerin, bu meseleye kafa yoranların da ortak kanaati dönemlendirmenin gerekliliği iken, tartışmalara neden olan fikir ayrılıklarının olduğu nokta genel itibarıyla dönemlendirmeye mevzu edilen tarih döneminin doğru değerlendirilip değerlendirilmediğidir. Dönemlendirme konusunda öne çıkan görüşler, tartışmalı noktalar ve tarihin dönemlendirilmesi..

Okunma Süresi: 20 dk

Her şeyden önce bir anlama teşebbüsü olan tarihte dönemlendirme dediğimiz şey; zarûretini, insan zihninin özellikle karmaşık meseleler karşısında idrâk faaliyetini gerçekleştirebilmek için başvurduğu parçalayıcı ve bölümlere ayırıcı husûsiyetinden alır.Günlük hayatımızda bile zihnimizin müracaat ettiği bu metot, devreye dönemlerin, asırların, yılların girdiği tarihi aydınlatma mevzusunda hiç şüphesiz büyük bir ihtiyaç haline gelir.

Bundan dolayı da dönemlendirme dediğimiz şeyin aslında bir ihtiyaç olduğunu kabul etmek gerekir.Fakat bunun yapılması için gerekli olan sadece bir zihin faaliyetinden çok daha fazlasıdır ki o da dönemlendirmeye mevzu edilen tarihi doğru değerlendirmek, ihâta edici bir bakış ve isabetli bir vuruş ile iğneyi doğru yere tutturmaktır.

Zaten bu mevzu ile alakalı yazanların, bu meseleye kafa yoranların da ortak kanaati dönemlendirmenin lüzumuyken, tartışmayı meydana getiren fikir ayrılıklarının olduğu nokta genel itibarıyla dönemlendirmeye mevzu edilen tarih döneminin doğru değerlendirilip değerlendirilmediğidir.nun,nda sistemli birolarak ortaya çıkan ve okutulan tarih ilminin bir neticesi olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Zira orada yapılan dönemlendirme çalışmaları da ana hatlarıyla aslında bu dönemin mahsûlüdür.Dönemlerin ne zaman, nereden itibaren başlaması mevzusunda özellikle tartışmaların yaşandığı Avrupa’da bu mevzu hâlâ tarih sahasının tartışmalı mevzularından birini teşkil eder. Çok daha basit bir mesele için bile zor olan bu faaliyet, tarihin kâh aydınlık kâh karanlık, hem elde mevcut olanların yetersizliği hem de mevcut olanların karmaşıklığı ile hatanın mazur görülebileceği cinstendir.Burada asıl hata bizler için hiç şüphesiz bir anlayışın kabul edilmesi olacaktır.

Bu da haliyle Avrupa tarihini bir dünya tarihi anlayışını doğurur ki bu şüphesiz çok yanlış olur.

Dönemlendirme dediğimiz şey aslında her şeyden önce dönemlendirmeye mevzu edilen tarihe, ve o tarihe sahip olan medeniyete aittir.Bilindiği gibi, mesela Tabii, bu dönem haklı olarak Avrupa’nın yeniden şekillendiği, yepyeni değişimlerin yaşandığı, gerçekten de bir çağa başlangıç olarak kabul edilebilecek bir kırılmanın yaşandığı bir zamandır.

Peki bu kırılma dünyadaki diğer milletler için de aynı ehemmiyete mi sahiptir?

Bu sorunun cevabı tartışmasız hayır olacaktır.

Dolayısıyla genel değerlendirmelerle geçiştirilmeyecek kadar hassas bir çalışmayı gerektirir.Kendi mefhumlarını üretemeyen fikir çevrelerinin, bu ihtiyaçlarını bir başka fikir çevresinin metodu ile karşılayacağı ise âşikârdır.

Maalesef bu mevzunun âtıl bırakılması dolayısıyla bizde yapılan da bundan farksızdır.Mesela basit bir misâl ile İstanbul’un fethini bir çağın açılıp bir çağın kapatılması şeklinde övünçle değerlendiren bir kişi muhtemelen bunun bir Avrupa zihninin ürünü olduğunu fark etmiyordur.

Voltaire başta olmak üzere Avrupa’da ciddi temsilcileri olan bu düşünceye göre Tabi dediğimiz gibi Avrupa’da bu mesele günümüzde İslâm tarihi veya Osmanlı tarihi çalışmalarında olduğu gibi hâlâ tartışmaların devam ettiği bir durumdadır.için yapılacak bir dönemlendirme teşebbüsünün zorluğu açıktır.

Hz.

Peygamber’in kendisine peygamberliğin verildiği tarihten vefatına kadar olan dönem, olarak ana hatlarıyla zihinlerimizde olan tasnîf, aslında İslâm tarihinin dönemlendirmesinden ziyade temel hatlarıyla İslâm’ın siyasî tarihinden başka bir şey değildir.

Altından kalkılması için ciddi bir emek sarf edilmesi gereken mesele çok geniş bir bakış açısına muhtaçtır.1400 yıl boyunca devâsâ bir coğrafya üzerinde sayısız devletin kurulup yıkıldığı bu tarih içerisinde dönemlendirme hiç şüphesiz siyasî tarih baz alınarak yapılamaz.

Orta Doğu Araştırmaları Dergisi’nin “İslam Tarihinin Dönemlendirilmesi Çalıştayı Özel Sayısı”nda tarafından kaleme alınan başlığını taşıyan hacimli makalede de yer aldığı gibi dönemlendirme için esas alınması gereken en uygun şey olmalıdır.İslâm tarihinin dönemlendirilmesi ile alakalı ciddi bir çalışmanın bu medeniyetin mensupları tarafından yapılmamış olması, bu mevzuda kalem oynatan kimi Batılıları haliyle söz sahibi bir mevkiye getirir.

Kimi Batılılar tarafından yapılan dönemlendirme çalışmalarının meselenin anlaşılmasına katkı sağladığı konusunda şüphe yoktur. Özellikle bunlardan ’e ait olanlar bahsedilmeye değerdir. başlıklı makalesinde İslâm tarihini dört kısma ayırır.

Bunların birincisi, Arap unsurunun güçlü bir şekilde meydana çıktığı 500 yılından başlayıp, Arapların güçlü bir unsur olma özelliklerini Türkler gibi başka unsurlara kaptırdıkları 850 yılına kadar devam eden “” adlı dönemdir.Goitein’e göre ikinci dönem 850 ile 1250 arasındaki dir.

Sonraki “” ise 1800’e kadar devam eder.Son olarak da 1800 yılında başlayıp hâlâ içinde bulunduğumuz sürecin olduğu devir gelir ki Goitein’in dönemlendirmesinde bu “” ismini bulur.’in hakkında “” dediği’in “”nde de bir dönemlendirme teşebbüsünde bulunulur.

Miquel’e göre I. Dönem olarak adlandırılan 610 ile 750 yılları arası , 750 ile 1050 yılları arasını kapsayan II.

Dönem , 11. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar olan III.

Dönem ismini taşır.

Miquel’in tasnifi son olarak da adını verdiği 19. yüzyılda başlayıp devam eden dönemle son bulur.İslâm tarihinin dönemlendirilmesi çalışmaları arasında ’un tespitleri hafife alınmayacak derecede değerlidir.

Onun ismini taşıyan meşhur eseri, bir tarihçinin dünya tarihine olan vukûfiyeti ile dünya tarihinin bütününün içerisinde bir cüz olan İslâm tarihini görme gayesi taşır.’a göre , ve insanlığın büyük beyinlerinin ortaya çıktığı bir dönemin sonunda dünyaya gelir.

Ona göre Abdullah ibn Zübeyr’in Mekke’de öldürüldüğü 692 senesinde ise birinci dönem sona erer.Hodgson tarafından olarak isimlendirilen ikinci dönem ise bu tarihten başlayarak Büveyhîlerin Bağdat’a girdikleri tarih olan 945’te sonra erer.

Bu dönemi 1258’deki Bağdat işgaline kadar devam edecek olan takip eder.1258 yılından başlatarak 1503’e kadar devam ettirdiği  ismini verdiği dördüncü dönemde Hodgson, ilginç bir biçimde 1258 yılını bu dönemin başlangıcı olarak almaz; bunu, İslâm dünyasında meydana gelen dolayısıyla yapar.

Hatta ona göre her ne kadar Moğollar tarafından bir yıkım yapılmış olsa da radikal bir değişimin olmadığını ifade eder.Bu dönemin ona göre en mühim vasfı Fars kültürünün büyük bir hegemonya elde etmesidir. ismini verdiği beşinci dönemde Hodgson, Osmanlı’yı da burada değerlendirir.

Yaklaşık üç asır devam eden bu dönem 1789’da adlı dönemle sona erer.

Batı karşısında İslâm medeniyetinin darbe aldığı, medeniyet sahnesinde bir aktör olarak yer alamadığı bu dönem hâlâ devam eder.Yukarıda ismini verdiğimiz Mustafa Demirci’nin hacimli makalesi, değerlendirmeleri tahlil etmesi ve sentezlemesi bakımından doyurucu bir özellik taşır. Çalışma, bu mevzu ile alakalı yapılacak çalışmalara yol göstermesi bakımından bir hayli değer taşır.Buna göre Emevîlerin yıkılıp Abbâsîlerin kurulduğu 750 yılına kadar devam eder.Goitein’in tasnifinde Türklerin Abbâsî siyaseti içerisinde hâkim bir konumda bulunmaları, ’ın Türkler için şehrini kurduğu 9. yüzyıl İslâm tarihi için bir kırılma olarak düşünülse de bu büyük bir gelişme olmasına rağmen aslında kırılma getirecek seviyede bir tesir yapmaz.

Fakat bu tarihin 750 olarak alınması yaşanan kırılmalar bakımından çok daha uygundur.

Zira bu dönemde kabilelerden meydana gelen ordunun yerini almış, farklı milletlerin varlığı ile İslâm medeniyeti uluslararası bir hüviyet kazanmıştır.Ayrıca 750 yılından 1258 yılına kadar devam edecek olan ikinci dönemde, birinci döneme kıyasla fetih hareketlerinde de ciddi bir duraklama meydana gelerek, şehirleşme ve kültürel hayatta canlanma olur.

Bilindiği gibi bu dönemde İslâm medeniyeti antik dünyanın mirası üzerinde çok parlak bir hüviyet arz eder.10. yüzyıldan sonra tarih sahnesine çıkmış olsa da bu durum İslâm dünyasının birliğini sürdürmeye engel teşkil etmez. Özellikle Selçukluların artık iyice duran fetih hareketlerini başlatarak canlılık kazandırması aynı şekilde bu dönemin önemli hususiyetleri içerisinde yer alır.Bu dönemin sonunu getiren kırılma hiç şüphesiz Yukarıda da kısmen bahsettiğimiz gibi Hodgson’a göre Moğol işgali aslında meşhur 14. yüzyılda meydana gelen ve Avrupa başta olmak üzere tesirleri dünyanın çeşitli yerlerinde görülen vebadan çok da farklı değildir.

Bu salgın dolayısıyla ciddi bir nüfus azalması meydana gelmiş, bundan dolayı üretimde düşüklük olmuş, iktisâdî manada iki asırlık bir daralma meydana gelmiştir.Moğol işgalinin meydana getirdiği neticeler de aslında bundan çok da farklı değildir ona göre.Halbuki Moğol darbesinin şiddetinin zannedildiği gibi geçici olmadığı görülür.

Bu yıkım dolayısıyla arasındaki bölge nüfus ve kültürel bakımdan çöker. ve daha nice İslâm şehri bir daha dirilmemek üzere yıkılır. İlim merkezleri ortadan kaldırıldığı gibi bunun temsilcileri de büyük oranda yok edilir.

Bunun şüphesiz İslâm medeniyetine faturası çok ağır olur.

Dolayısıyla bu mevzuda Hodgson’a katılmak mümkün değildir.Dönemlendirmenin bir bütün olarak ele alınmasında şüphe yoktur. İşin ilginç tarafı bu dönemde İslâm dünyasının en batısında da benzer bir daralma meydana gelir.

Malik bin Nebî’nin isimli eserindeki ifadesiyle 13. yüzyıla tekâbül eden bu manada bir kırılmanın yaşandığı bir tarihtir. 1258’de başlayan dönemde Hodgson’ın da ifade ettiği şekliyle bir yaşanır.Dönemlendirme faaliyetinde her ne kadar siyasî tarih tek başına yeterli bir unsur olmasa da gözden kaçırılmaması gerektiğini de ifade etmeliyiz.

Zira medeniyetin siyasî zemin ile alakası olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. bu yüzyılda Afgan kabileleri tarafından ortadan kaldırılır, parçalanmış bir hal arz ederken, da Avrupa karşısındaki hakim olma unsurunu kaybeder.

Dolayısıyla üçüncü dönem olarak 1258’de başlayan bu vetîreyi 1800’de bitirmek bu bakımdan yerinde olacaktır.1800 sonrası dönem ise İslâm dünyasına hücumun yaşandığı bir dönemdir. Özellikle Osmanlı’nın yıkılması ile meydana gelen başıboşluk, savunmasız bir biçimde kalan bu topraklara uygulanan sömürge faaliyetleri ile etkisini günümüzde hâlâ devam ettirir.Dolayısıyla arasında en karanlık çağını yaşayan dönemin her ne kadar biraz rahatlasa da hâlâ devam ettiğini söylemek abartı olmayacaktır. le birlikte Türkiye’nin çok partili hayata geçmesi şüphesiz önemli gelişmeler olsa da muhtemelen bir kırılma olarak değerlendirilemez.

Yaşanacak çok daha köklü kırılmaların habercisi olup olmayacağı ise ilerideki süreçte görülebilir.İslâm düşünce ve ilim tarihi için teşebbüs edilecek bir dönemlendirme faaliyeti ise şüphesiz daha da farklılık arz edecektir.

Burada karşımıza çıkan temel iki ıstılah manasına gelen ve manasını taşıyan olacaktır.İslâmî ilimlerin teşekkülünü tamamladığı 10. yüzyıla kadar olan vetîre genel itibarıyla İslâm düşünce ve ilim tarihinin mütekaddimûn dönemi olarak tavsîf edilebilir.Bununla birlikte yapılacak detaylı bir inceleme meselenin aslında genel hatlarla açıklanamayacak seviyede çeşitlilik arz ettiğini gösterir.

Mesela nde kullanılan tabiri için kullanılırken, aynı ilim çatısı altında bulunan dirâyet tefsirinin mütekaddimûn dönemi çok daha sonraları Zemahşerî’nin Keşşâf’ı ile tamamlanır.

Bu durum yine aynı çatı altındaki mesela usûlle alakalı farklı disiplinler için de söz konusudur.Görüldüğü gibi bir ilim dalının alt disiplinleri bile teşekkülleri itibarıyla farklılık arz edebilir.

Hadis ilmi için 9. ve 10. yüzyıllar sahîh hadislerin derlendiği dönem olması bakımından mütekaddimûn olarak değerlendirilirken, hadis usûlü için bu dönem çok daha geç bir tarihe dönemlendirilir.

Zira usûl-ü hadiste bu dönemin 1245’te vefat eden’ın isimli eseri ile kapandığı bilinir.

Benzer durum ilmi için de geçerlidir. mütekaddimûn dönemini Ebû Ali el-Cübbâî ile kapatırken, aynı dönem nda Mâturîdilik ile Eş’ârîlik’in teşekkülünü tamamladığı 11. yüzyıla tarihlenir.

Sonrası mütekaddimûn dönemi olarak adlandırılır.

Aynı şekilde tasavvufta ile İslâm felsefesinde’nin kırılma meydana getirdikleri görülür. İslâm Ansiklopedisi’nde tarafından kaleme alınan makale kısa fakat zihin açıcıdır.

Burada değinmeden geçilmemesi gereken bir diğer mesele de yaptığı tahripten kısmen bahsettiğimiz nın İslâm düşünce ve ilmi üzerindeki menfî tesiri olacaktır.Bernard Lewis’in ifade ettiği şekliyle tercüme faaliyetlerinin durduğu tarihten 16. yüzyıla Batı dillerinden hiçbir eserin Müslüman dillerine tercüme edilmemesi bu durumun vehâmetini göstermesi bakımından mühim bir misâldir.

Ayrıca bu dönem sonrasında meydana gelen yeni bir şey üretmek yerine mevcut olanın muhafazası ve tekrarı da ’de cümlesi ile izahını bulur.Moğol istilası neticesinde olan yıkım aslında ilimlerin teşekkül dönemlerinden farklı olarak büyük bir kırılmanın yaşandığı ve İslâm düşünce ve ilim tarihi içerisinde işaretlenmesi gereken bir dönemdir.

Bilgi üretim devri artık geride kalır.

Osman Turan’ın tabiriyle Osmanlı işte böyle bir ortamda, yani bilgi üretim devrinin klasik dönemini bitirdiği dönem sonrası ortaya çıkmıştır.

Bu bakımdan yeri gelmişken ifade etmekte fayda vardır ki,münasebetini bu minvalde değerlendirmek muhakkak daha doğru bir anlama imkanı sağlayacaktırOsmanlı’da dönemlendirme meselesi her ne kadar üzerine yazılanlar ve konuşulanlarla genişçe bir literatür meydana getirmiş olsa da meselenin güçlüğü dolayısıyla bu mevzuda da tartışma hâlâ devam etmektedir.Zihinlerimize işlenmiş şekliyle dönemlerinden meydana gelen bu tasnîf her şeyden önce imparatorluğun ekonomik, bürokratik, kültürel sahalarını göz ardı ederek sadece yansıtır.İlk olarak 19. yüzyılda tarafından yapılan dönemlendirme faaliyeti farklı teşebbüslerle birlikte ’nun yukarıda kabaca başlıklarını verdiğimiz dönemlendirmesi ile ders kitaplarına uzanarak bir nevi standartlaşır.

Tarihin öğrenilmesi mevzusunda dönemlendirmenin gereği tartışılmazken, yapılan yanlış dönemlendirmenin tarihi öğrenecekler üzerinde yapacağı menfî tesir ise inkâr edilemez.Sadece askerî olarak -üstelik eksik- alınan bu değerlendirme ile merdivenden aşağıya basamak basamak inmek misâli sürekli çöküşe gidildiğinin belirtilmesi her şeyden önce tarih öğrenecek nesillerin karamsarlık içerisinde kalması neticesini verecektir.

Bu dönem onun için tamamıyla karanlık bir dönem olarak bilinecek, kimlik gururunu incitecek bir netice husûle getirecektir.’nun Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi’nde yayınlanan isimli makalesi bu mevzu ile alakalı aydınlatıcı detaylar ihtivâ eder.

Değişen dünya şartlarına paralel olarak 16. yüzyılın sonlarından başlayarak Osmanlı devlet yapısının ana karakteri sabit kalarak kimi değişiklikler olur.

Bu durumun dönemin nde bozulma olarak yer etmesi, bunun sonraki yüzyıllardaki tarih araştırmacılarının iddialarına delil olarak bu dönemi bir çeşit çözülmenin başlangıcı olarak ele almaları yanlış neticesine iter.

Mevcut buhran ve sıkıntının çözülme olarak değerlendirilmesi ise son derece yanlıştır.

Kaldı ki ’nin de ifade ettiği şekliyle ın başlarından itibaren sadece Osmanlı’da değil hemen hemen İlerleme ve gerileme meselesinin çoğu kere sadece askerî açıdan düşünüldüğünü ve bunun da yanlış değerlendirmelere götürdüğünü ifade etmiştik.

Halbuki Osmanlı Devleti için diğer unsurların da düşünülmesi ve bunun üzerinden bir değerlendirme yapılması karşımıza farklılıklar çıkaracaktır.Bu inkar olunamaz.

Fakat mesela bundan çok daha sonra, yanlış olarak farz edildiği şekliyle artık Bürokratik meselelerde gelinen profesyonellik Avrupalıları bile hayrete düşürecek mahiyettedir. ’in başlıklı yazısında aktardığı bir hatırası, zihinlerdeki yanlış dönemlendirmenin bir Avrupalı tarafından kırılması bakımından ibret vericidir.

Yazısında belirttiği üzere Genç, Osmanlı tarihi çalışmalarını Osmanlı kaynaklarından daha fazla yabancı kaynaklar üzerinden yapar. İncelediği pek çok Avrupa kaynaklarından biri de 1746 – 1762 yılları arasında’ın kitabıdır.Mehmet Genç, kendi ifadesiyle orada okuduğu bir pasaja inanamaz.

Porter orada şöyle diyordur: Muameleleri çok büyük bir titizlikle yaparlar.

Herhangi bir emri veya kararı, eğer tarihi biliniyorsa, ne kadar eski olursa olsun, hemen bulup çıkarabilirler” Mehmet Genç bu cümleye inanamaz, çünkü gerileme döneminde olduğu zihinlere nakşedilen bir Osmanlı’nın Prusya’daki Büyük Friedrich’in veya Fransa’daki XIV.

Louis’nin bürokrasisinden büyük olabileceğini düşünemez bile.Osmanlı tarihi ile alakalı bilinen yanlışlardan biri dedan itibaren Avrupa karşısında sürekli bir olduğunun düşünülmesidir.

Bu da son derece yanlıştır.

Zira Osmanlı araştırmalarında gelinen nokta durumun hiç de böyle olmadığını gösterir.Çalışmalar 19. yüzyılda bile Osmanlı’daki dönemlendirme ile alakalı yapılan en büyük yanlış Halil İnalcık’ın da belirttiği şekliyle, hiç şüphesiz bunun yani insan biçimci bir şekilde yapılmasıdır.Bir insan yaşlandığında, diğer bütün uzuvları da buna paralel olarak bir gerilemeye gider.

Elleri ayaklar güçten düşer, gözler zayıflar, beyin eskiye nazaran daha yavaş çalışmaya başlar, metabozlizma yavaşlar vs.

Fakat bu durumun tarih için de söz konusu edilmesi kesinlikle yanlıştır.Osmanlı tarihini anlayabilmek ve onu doğru bir şekilde dönemlere ayırabilmek için yapılabilecek en doğru şey bakımdan bütün sahalarda bu sahanın mütehassısları tarafından yapılan bir çalışma ve sonrasında da bir araya gelinerek eldeki verilerin masaya yatırılarak en doğru neticenin alınması olacaktır.

Günümüzde hâlâ devam eden Osmanlı araştırmaları bunu belki hemen yapılabilir kılmasa da bunun yapılması doğru bir okuma için büyük bir önem arz etmektedir.Erhan Afyoncu’nun da dediği gibi mevcut durumda Osmanlı tarihini kabaca kuruluşundan 19. yüzyıla kadar olan ile 19. yüzyıldan sonuna kadar olan şeklinde ikiye ayırmaktan başka seçenek olmayacaktır.

Burada, elden çıkan toprakların bu dönemlendirmede neden göz ardı edildiği, bunların gerilemenin bâriz neticeleri olup olmadığı soruları akla gelebilir.

Bu da yukarıda bahsettiğimiz gibi siyasî tarihi ilgilendiren sahanın tam olarak masaya yatırılması ile anlaşılabilecek bir meseledir.

Fetih hareketleri durmuş, Osmanlı merkez bürokrasisi büyümekte olan Avrupa’dan başka kimi iç meseleleriyle ve daha başka niceleriyle de uğraşmak durumunda kalmıştır.Buradaki mesele “Avrupa güçlendi ve Osmanlı onun karşısında duramadığı için geri çekilmek durumunda kaldı” demekten çok da girifttir.

Kaldı ki Mehmet Genç yukarıda ismini verdiğimiz yazısında çok enteresan bir anekdot da sunar.Buna göre Avrupa kıtasında genişleme 1354’te başlar ve 1638’e kadar da kesintisiz olarak devam eder.

Bu tarihten sonra artık geri dönüş başlar. 1638’den devletin yıkıldığı 1922’ye kadarki süre 239 yıldır. 1534 ile 1638 yılları arasında 329 yılda gerçekleşmiştir.

Gidiş ve dönüş hızları arasındaki fark ise %30 civarındadır.

Tabi değişen çok önemli bir şey vardır.

O da Buradaki geri çekilme bir nevi adım adım gerçekleşmiş, bu da Genç’e göre muazzam bir direnç ile mümkün olabilmiştir.

Dolayısıyla ona göre genişlemedeki hızlılık gibi buradaki yavaşlığı da mucizevî olarak nitelendirmek gerekir. Şunu da eklemek gerekir ki, dinamik bir yükseliş trendi içerisinde olan tarihî vetîre içerisinde yaşanan menfîliklerin veya tam tersine gerileme vetîresindeki tarih içerisinde yaşanan mesela zaferlerin birincisindeki yükseliş, ikincisindeki gerileme olaylarını engelleyemeyeceği yönündeki anlayışa çok da katılmak mümkün değildir.Mesela Osmanlı tarihi için öne sürülennin Osmanlı’yı yıkmadığı buna misâl olarak gösterilir.

Halbuki burada yapılan sınırları belli olan bir tarihe kuşbakışı net bir şekilde bakmaktan başka bir şey değildir.Osmanlı, Timur sonrası ayağa kalkmayı başarabilmiştir, evet.

Fakat bu I. Mehmed’in dehâsı sayesinde olabilmiştir.

Dolayısıyla bunu yükseliş dinamikleriyle izah etmek çok da doğru olmayabilir.

Bu anlayışla bir diğer taraftan da yıkılmasından önce kazandığı ciddi zaferlerin bile Osmanlı'yı çöküşten kurtaramaması öne sürülebilir.

Bu da yanlış bir değerlendirme olacaktır. dediğimiz şey sadece İslâm veya Osmanlı tarihi ile sınırlı değildir şüphesiz.

Bu mesele özellikle Avrupa tarihi için de ki bunların arasında da üzerine yapılan tartışmalar bilhassa önemlidir.Annales Ekolü’nün önde gelen temsilcilerinden biri olan ’un Türkçeye başlıklı eseri bu mevzu ile ilgilenenler için bilhassa mühim bir çalışmadır.

Goff burada aslında Avrupa tarihinde bahsederken, var olan şeyin aslında olduğunu kanıtlamaya çalışır.Avrupa tarihi için yapılan dönemlendirme teşebbüsleri bir hayli fazladır.

Bunlar arasında mesela ’in eserinde bahsettiği dönemlendirme ana hatlarıyla şu şekildedir: Antik Yunan, Sezar ve Augustus dönemi, Fatih’in İstanbul’u ele geçirmesi sonrası özellikle İtalya’da zuhûr eden dönem ve son olarak da Voltaire’in tabiriyle mükemmeliyete en çok yaklaşan dönem olduğunu söylediği 14.

Louis dönemi..Goff açıkça tarihin dönemlendirilmesinin asla yansız ve masum bir fiil olmadığını söyler.

Ona göre insan eseri olan Fakat yine de ikili bir faydasının olduğu da inkar edilemez.

Bunlar da geçmiş zamana daha iyi hakim olabilmeyi sağlaması ile tarihin kırılganlığını da göstermesi dolayısıyladır.

Bir ilim dalı olarak tarihin ayrı bir dal olarak bağımsızlığını kazandığı dönem 19. yüzyıldır ki düşünülünce bu aslında çok da uzak bir tarih değildir.Dönemlendirme, işte tarihin daha iyi öğrenilebilmesi ve öğretilebilmesi araçlarından bu dönemde getirilen ve uygulanan bir metot olur.

Bakıldığında görülecektir ki Batı tarihine ait dönemlendirme çalışmalarının yerleştiği dönemin de bu dönem olduğu görülecektir.

Uzun bir geçmişe yönelik yanlış okuma dolayısıyla yapılan hatalı veya Goff’un dediği şekliyle kasdî dönemlendirmeler burada kaçınılmaz olacaktır.

Bu tabi bunun temsilcileri tarafından zamanla da kültür dünyasında yer eder.1838’de meşhur Collège de France’a seçilen ve 23 Nisan’da ilk dersini veren ’in, Goff’a göre hayâlî olan Rönesans kelimesinin yerleşmesinde ciddi bir tesiri olur.

Her ne kadar Rönesans olarak isimlendirilen dönemin şâmil olduğu yıllar önemli olmuş olsa da Goff, bunun Batı tarihi içerisinde ayrı bir dönemi temsil edemeyeceği mevzusunda ısrarcıdır.Orta Çağ dediğimizde kafamızda beliren o karanlık dönemin de aslında Avrupa merkezci bir tarih okumasının neticesi olarak zihinlerimize sirâyet ettiği açıktır.

Zira Batıda Orta Çağ dönemine olan aşağılama 14. yüzyıldan itibaren başlayıp zirvesini 18. yüzyılda artık nefrette bulur.Antik Yunan ve Roma düşüncesinin yeniden keşfedilip İtalya’dan Avrupa’nın büyük bir bölümüne dağılması Rönesans adı verilen dönemin en ayırt edici özelliklerinden biri olarak bilinir.18. yüzyıldaki adı verilen dönemin temsilcilerinin Orta Çağ dönemine olan ve onu karanlık çağ olarak tavsîfe götüren nefretlerinin sebebi ise bu dönemin ni görmezden gelmesidir.Goff’un bunun aksini ispat eden delilleri bir hayli ilginçtir.

Buna göre mesela Kız çocukları dahil olmak üzere okula giden çocuk sayısı bu dönemde artış kaydeder.

Ayrıca papirüsten daha kullanışlı olan parşömen ve rulo halindeki kitapların yerini alan dikey defterler okumanın yaygınlaşmasını kolaylaştırır.15. yüzyıl ortasında doğan da Rönesans'ı savunanların ifade ettikleri şekliyle Zira okuma zaten vardır ve insanlar aynen Osmanlı cemiyetindeki hattatların yaptığı gibi ihtiyaçlarını kitap kopyalayan kişilerle karşılıyorlardır.

Ayrıca Orta Çağ din adamlarının çoğunluğunun referans noktası Aydınlanma Dönemi temsilcilerinin ifade ettiklerinin tersine .

Bunun Orta Çağ Dönemine ait pek çok misâli vardır.

Dolayısıyla Rönesans'ı tebârüz ettiren aslında çok da büyük farklılıkların varlığından söz etmek mümkün değildir.Rönesans insanları tarafından Orta Çağ'a yöneltilen suçlamalardan biri de bu çağın estetik duyarlılığın ne olduğunu bilmemesidir.

Burada da ’nun özellikle Orta Çağ felsefe ve teolojisinin estetik problemlerle dolu olduğunu ikna edici bir biçimde göstermesi bu düşünceyi yerinden sarsar.

Mesela bir başka misâl olarak yapılan reformlar ile Protestanlığın meydana çıkması neticesinde Hristiyan tekelinin sona erdiğinin düşünülmesi ve bunun da büyük bir kırılma meydana getirdiği düşüncesi de doğru değildir.Goff’a göre 16. yüzyılda her ne kadar acımasız Mezhep Savaşları olmuş olsa da Hristiyanlığın hakimiyeti 18. yüzyıla kadar hemen hemen hiç eksilmeden devam eder.

Goff, Orta Çağ’ın bitiş tarihi ve yeni bir dönemin başlangıcı olarak alınabilecek tarihin yılında İngiliz tarafından gerçekleştirilen olduğunu kabul eder.İngiltere’den tüm kıtaya dağılan ve bunun neticesinde de modern sanayiyi doğuran bu hamle beraberinde getirdiği farklı değişimlerle birlikte ona göre yeni bir dönemin başlangıç tarihidir.

Goff aslında Rönesans tabirini belirli bir dönem için değil de Orta Çağ boyunca sınırları ve etki gücü değişen çok sayıda yaşanan dönem için kullanır.1492’de İspanya için şüphesiz bambaşka bir gelişmedir. İtalya’nın Floransasında olan gelişmelerin İtalya için sahip olduğu önem de böyle okunabilir.

Goff’a göre de Orta Çağ’ın son Rönesans olarak adlandırılabilecek 15. ve 16. yüzyıllar da bu dönemde gerçekleşen gelişmelerle yukarıda bahsettiğimiz 18. yüzyılın ikinci yarısındaki bambaşka bir dönemin habercisi olma husûsiyetine sahiptirler.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *