Zafer beyanlarının, “kendini gerçekleştirme” yalanlarının ve o yüksek sesli etik başkaldırıların sonuna geldik.
Christopher Nolan’ın The Odyssey’de kurduğu son derece politize ayna, varlığımızı iflasa sürüklüyor.
Nolan, Geç Bronz Çağı’nın o karanlık sistem çöküşüyle günümüz dünyası arasında dehşet verici bir paralellik kuruyor: Bizler tarihin başlangıcındaki o soylu, epik kişiler değiliz.
Hatta Nolan, Batı kültürünün o faşizan gururu olan Aşil’i bile filmden silip atıyor çünkü bu düzende mertçe savaşan kahramanlar yok.
Truva’yı kurnazlıkla, kahpelikle düşüren, ardından kendi leş zaferinin enkazında deliren nevrotik suçlular var.
Filmdeki Truva bizi doğrudan Gazze Şeridi’ne götürüyor çünkü Nolan da tam olarak aslında bize bunu fısıldıyor: “Biz bu naneyi hep yedik.
Katlettik, çaldık, öldürdük ama asla mutlu olamadık.” Günün sonunda elimizde kalan tek şey, leş gibi kokan bir medeniyet enkazı oldu.Bize öğretilen o liberal anlatıda biz hep “evine, huzura ve adalete dönmek isteyen mağdur bireyler”dik.
Oysa bugün Doğu Akdeniz’e, bombayla un ufak edilen o kıyılara baktığımızda Penelope’nin sorduğu o dehşet verici soru yüzümüze çarpıyor: “Denizden gelenler biz miyiz?” Evet, Gazze’de katliam yapan, dünyayı bir mezarlığa çeviren, “Demokrasi götürüyoruz!” ambalajıyla ölüm kusan o köpek deniz kavimleri doğrudan kimler olacaktı ya?
Kirke sahnesindeki o sınırsız erkek açgözlülüğü, tıkınma ve domuza dönüşme halleri, Amerika’nın dünya polisliği kılığındaki doymak bilmeyen tüketim arzusuyla birebir eşleşiyor.
Biz de “Dünyayı daha duyarlı bir yer yapmalıyız.” diyerek seri bildiri yayarken, o bombardımanları fonlayan çürük sistemin en iştahlı oburları olduk.Destanın en büyük trajedisi evden uzak kalmak sanılırdı.
Oysa asıl utanç, katliamı yapıp İthaka’ya varınca başlar.
Nolan’ın Odysseus’u bu yüzden İthaka’da kalamıyor; gemisiyle “güneşin battığı yere” kaçıyor. Çünkü Batı; Hades’in kapısıdır, ölümdür.
O yolculuk bir kavuşma değil, kolektif bir intihardır.
Nolan, Odysseus’u bile bir göçmene, ebedi bir hortlağa dönüştürüyor.Bizim çelişkimiz de tam olarak burada.
Doğu Akdeniz’in suları, katledilen çocukların kanıyla kırmızıya boyanırken biz bu katliamı “jeopolitik kriz” ambalajıyla izleyip kendi konforlu kaçışlarımıza yelken açtık.
Bizi kurtaracak bir vicdan limanı yok çünkü o limanları kendi ellerimizle yaktık.
Nolan’ın altını çizdiği gibi destanların, epik anlatıların olduğu yerde kan çok daha kolay dökülür. Çünkü destan, tür olarak otoriterliğe ve faşizme yatkındır.
Biz de kendi hayatlarımızı böyle sahte destanlara dönüştürdükçe o kanlı iktidarları beslemeye devam ettik.
Bizler, sirenlerin o büyüleyici şarkısını duymak için kendisini direğe bağlatan ama şarkıyı duyduğunda “Ben aslında iyi biriyim.” diye ağlayan o kibirli kuşağız.
Her insani acıdan bir entelektüel pay çıkarmak istedik fakat vicdan sesleri yükseldiğinde ekranı kaydırıp hayatımıza devam ettik.Nolan’ın Odysseus’u, bütün bu felaketi kendisinin hazırladığını fark edip korkunç bir pişmanlıkla yüzleştiğinde, radikal bir şey yapıyor: İktidardan, güçten ve o tahttan vazgeçip silinmeyi seçiyor.İşte Genç Ölmek tam da budur: Kendi suçunun sorumluluğunu almayıp iktidarını ve konforunu korumak için suçu sürekli sisteme, üst-akıla atarak aklanmaya çalışmaktır, tahta atların karnında saklanmaya devam etmektir.
Herkesin ekstrem bir bireycilikle kendi benliğinin peşine düştüğü, kimsenin kimseye muhtaç olmadığı bu atomize çağda, anlaşmak imkânsızlaştığı için katliam kaçınılmaz hale geliyor.
Bu yüzden destandaki gibi öfkeli “şehitlerin” ruhları tepemizde dikilmeye devam ediyor.The Odyssey bize bir zafer anlatısı sunmuyor.
Batı kültürünün başlangıcındaki o büyük “hümanizma” yalanının çöküşünü anlatıyor.
Nolan, Batı’nın başını işaret ettiği gibi, sonunu da gösteriyor.
Peki, biz bu canavarın en besili, en entelektüel tüketicileri olarak ellerimizdeki kanı ne zaman kabul edeceğiz?
O yağmacı deniz kavimleri dışarıda değildi.
Biz çoktan o katliam gemilerinin muhafızı olmadık mı?
Akdeniz’in o kanlı sularında, kendi “iyi insan” masallarımıza inanacak tek bir masum çocuk bile kalmadı…Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.