GZT Youtube Harita Programı yorumcusu Müstafi Tümamiral Prof.
Dr.
Cihat Yaycı, Türkiye'nin kendi denizlerinde inisiyatif alan kararlı tutumunu ve bu hamlenin jeopolitik önemini değerlendirdi.
Mavi Vatan Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi'nin (TÜRKDEGS) iki yıl önceden yaptığı "Biz de milli deniz parkımızı ilan edelim" çağrısının somut bir devlet politikasına dönüşmesini değerlendiren Yaycı, bu kararın hukuki, siyasi ve stratejik boyutlarına ışık tuttu.İşte GZT Youtube Harita Programı yorumcusu Müstafi Tümamiral Prof.
Dr.
Cihat Yaycı'nın, Türkiye'nin itiraz eden değil, inisiyatif alan bir devlete dönüşümünü vurgulayan o dikkat çeken analizi:Muğla’nın Fethiye ilçesi ile Antalya’nın Kaş ilçesi açıklarında ve Kuzey Adalar Denizi’nde belirlenen alanların “deniz milli parkı” ilan edilmesini son derece olumlu, gerekli ve stratejik bir karar olarak değerlendiriyorum.Türkiye’de daha önce Gökçeada Sualtı Milli Parkı ve çeşitli özel çevre koruma bölgeleri bulunuyordu.
Ancak Milli Parklar Kanunu çerçevesinde ilk defa geniş deniz alanlarının milli park statüsüne alınması, deniz çevresinin korunması bakımından yeni ve önemli bir dönemin başlangıcıdır.Bu karar sayesinde deniz ekosistemlerimiz, biyolojik çeşitliliğimiz, deniz canlılarımız, kıyı alanlarımız ve su altı kültür varlıklarımız daha kapsamlı ve kurumsal bir koruma sistemine kavuşacaktır.
Deniz kirliliği, kontrolsüz yapılaşma, aşırı avlanma ve deniz ekosistemine zarar veren faaliyetler karşısında devletin düzenleme, denetleme ve koruma imkanları güçlenecektir.Ancak kararın yalnızca çevrecilik boyutuyla değerlendirilmesi eksik olur.
Bu adımın Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’deki siyasi ve stratejik gelişmeler bakımından da son derece önemli bir anlamı bulunmaktadır.Yunanistan, Nisan 2024’te biri Adalar Denizi’nde, diğeri İyon Denizi’nde olmak üzere iki büyük deniz parkı oluşturacağını duyurmuş, Temmuz 2025’te de bu parkları ilan etmiştir.
Atina yönetimi şimdi bu uygulamayı Güney Adalar Denizi’ne doğru genişletmeye hazırlanmaktadır.Deniz çevresinin ve deniz canlılarının korunması elbette herkesin desteklemesi gereken bir amaçtır.
Ancak Yunanistan’ın girişimi yalnızca çevre koruma amacı taşımamaktadır.
Atina, çevrecilik görüntüsü altında deniz yetki alanlarını genişletmeye, Adalar Denizi’ni bir Yunan iç denizi gibi göstermeye ve egemenliği uluslararası anlaşmalarla kendisine devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar üzerinde fiili durum yaratmaya çalışmaktadır.Yunanistan geçmişte de Avrupa Birliği’nin Natura 2000 gibi çevre programlarını benzer siyasi amaçlarla kullanmıştır.
Egemenliği kendisine devredilmemiş bazı coğrafi formasyonları kendi toprağı gibi göstererek bu alanları Avrupa Birliği programlarına dahil etmeye çalışmıştır. Şimdi aynı yaklaşım deniz parkları üzerinden sürdürülmektedir.Çevre koruma faaliyetleri, egemenlik devrinin veya deniz yetki alanı kazanmanın aracı haline getirilemez.
Bir devletin tek taraflı olarak harita yayımlaması, çevre koruma bölgesi veya deniz parkı ilan etmesi; o devlete yeni bir egemenlik hakkı, karasuyu, kıta sahanlığı ya da münhasır ekonomik bölge kazandırmaz.Türkiye, Yunanistan’ın bu girişimine karşı en başından itibaren haklı ve kararlı bir tavır ortaya koymuştur.
Dışişleri Bakanlığımız, Yunanistan’ın ilan ettiği deniz parklarının, aidiyeti uluslararası anlaşmalarla Yunanistan’a devredilmemiş coğrafi formasyonlar dahil olmak üzere Adalar Denizi’ndeki sorunlar bakımından hiçbir hukuki sonuç doğurmayacağını açıkça ilan etmiştir.Ayrıca Adalar Denizi ve Akdeniz gibi kapalı veya yarı kapalı denizlerde çevrenin korunmasının tek taraflı dayatmalarla değil, kıyıdaş devletlerin iş birliğiyle yürütülmesi gerektiği vurgulanmıştır.
Bu, uluslararası deniz hukukuna uygun ve son derece doğru bir yaklaşımdır.Yunanistan’ın deniz parkı girişimini açıkladığı dönemde, bu hamlenin taşıdığı siyasi ve stratejik tehlikeye dikkat çekmiş ve Türkiye’nin sadece itiraz etmekle yetinmemesi gerektiğini ifade etmiştim.24 Nisan 2024 tarihinde başkanı olduğum MAVİ VATAN DENİZCİLİK VE GLOBAL STRATEJİLER MERKEZİ (@turkdegs) hesabından kamuoyuna açıkça şu çağrıda bulunmuştum:“Yunanistan madem Adalar Denizi’nde deniz parkı ilan ediyor, biz de milli olarak kendi deniz parkımızı ilan edelim!”Bugün Türkiye’nin Fethiye-Kaş açıkları ile Kuzey Adalar Denizi’nde deniz milli parkları ilan etmesi, iki yılı aşkın süre önce yaptığımız bu çağrının devlet politikası ve somut devlet uygulaması haline gelmesi bakımından da son derece kıymetlidir.Bu kararın alınmış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum.Türkiye artık yalnızca Yunanistan’ın tek taraflı girişimlerine itiraz eden veya açıklama yapan taraf değildir.
Kendi denizlerinde inisiyatif alan, uygulama geliştiren, çevresel düzen kuran ve Mavi Vatan’daki hak ve menfaatlerine fiilen sahip çıkan bir irade ortaya koymaktadır.Türkiye’nin deniz milli parkı ilanı, Mavi Vatan’daki hak ve menfaatlerimize yönelik tek taraflı girişimler karşısında çevresel, idari ve siyasi bir kalkan olarak yorumlanabilir.Ancak hukuki açıdan doğru ifadeleri kullanmak gerekir.
Deniz milli parkı ilan etmek, tek başına yeni bir egemenlik veya deniz yetki alanı oluşturmaz.
Bu karar, deniz yetki alanı sınırlandırma anlaşmasının yerine geçmez; karasuyu, kıta sahanlığı veya münhasır ekonomik bölge meydana getirmez.Fakat deniz milli parkı ilanı, Türkiye’nin kendi egemenlik ve yetki alanlarındaki idari etkinliğini, çevresel yönetim kapasitesini, bilimsel çalışmalarını, denetim faaliyetlerini ve sürekli devlet uygulamasını güçlendirir.Bu nedenle deniz milli parkları, Türkiye’nin Mavi Vatan’daki haklarının hukuki kaynağı değil; mevcut haklarının korunmasını, kullanılmasını ve görünür hale gelmesini destekleyen önemli bir araçtır.Türkiye, deniz alanlarında bilimsel araştırma yapacak, çevresel koruma tedbirleri geliştirecek, faaliyetleri denetleyecek ve kendi mevzuatı çerçevesinde düzenli bir yönetim sistemi kuracaktır.
Böylece devletin denizlerdeki varlığı ve idari etkinliği daha sürekli ve görünür hale gelecektir.Bu da denizlerde yalnızca harita yayımlayan değil, sahada uygulama geliştiren bir Türkiye anlamına gelmektedir.Bu kararın Yunanistan’a karşı sağladığı en önemli siyasi kazanım, Atina’nın “Ben ilan ederim, Türkiye yalnızca itiraz eder” anlayışının boşa çıkarılmasıdır.Türkiye, Yunanistan’ın çevrecilik görüntüsü altında yürüttüğü oldubitti siyasetini sadece açıklamalarla karşılamamış; kendi deniz alanlarında somut ve kurumsal bir uygulamayı hayata geçirmiştir.Bu karar Türkiye’ye dört önemli kazanım sağlamaktadır:Birincisi, deniz çevresinin, biyolojik çeşitliliğin, deniz canlılarının ve su altı kültür mirasının devlet güvencesi altında korunmasını sağlamaktadır.İkincisi, Türkiye’nin deniz alanlarındaki düzenleme, yönetme ve denetleme kapasitesini güçlendirmekte; devletin denizlerdeki idari etkinliğini görünür hale getirmektedir.Üçüncüsü, Türkiye’nin Mavi Vatan’da edilgen kalmayacağını, deniz alanlarını bilimsel esaslarla koruyacağını ve buradaki hak ve menfaatlerini fiilen takip edeceğini göstermektedir.Dördüncüsü, Yunanistan’ın çevre koruma kavramını kullanarak Adalar Denizi’nde tek taraflı fiili durum oluşturma girişimine karşı siyasi ve stratejik bir denge meydana getirmektedir.Türkiye’nin deniz milli parkı ilan etmesi, Yunanistan’ın hukuka aykırı tezlerini kabul ettiğimiz veya karşılıklı olarak tanıdığımız anlamına kesinlikle gelmez.
Tam tersine Türkiye, çevreyi korurken milli hak ve menfaatlerinden vazgeçmeyeceğini; çevre koruma alanını Yunanistan’ın siyasi tekeline bırakmayacağını göstermiştir.Yunanistan’ın ilan ettiği deniz parklarının hukuki sonuç doğurmadığını söylemek elbette önemlidir.
Ancak diplomatik itirazların mutlaka sahadaki devlet uygulamalarıyla desteklenmesi gerekir.Türkiye, Adalar Denizi ve Doğu Akdeniz’de yalnızca başkalarının attığı adımlara tepki veren bir devlet konumunda kalmamalıdır. Ön alan, gündem belirleyen, kendi projelerini geliştiren ve kendi tezlerini somut uygulamalarla destekleyen taraf olmalıdır.Deniz milli parklarının ilan edilmesi bu bakımdan son derece değerli bir başlangıçtır.
Bundan sonraki süreçte parkların yönetim planları hazırlanırken Türkiye’nin çevresel hedeflerinin yanı sıra hukuki tezleri, deniz güvenliği ihtiyaçları, seyir serbestisi, balıkçılık hakları, askeri eğitim alanları ve diğer denizcilik faaliyetleri de birlikte değerlendirilmelidir.Çevre koruma gerekçesiyle Türkiye’nin deniz güvenliğini, ekonomik faaliyetlerini veya deniz yetki alanlarına ilişkin haklarını sınırlandıracak herhangi bir uygulamaya izin verilmemelidir.
Deniz milli parkları, Mavi Vatan anlayışının çevre boyutunu güçlendirmeli; Türkiye’nin denizlerdeki hareket alanını daraltan bir araca dönüştürülmemelidir.Türkiye’nin ihtiyaçları ve bilimsel veriler doğrultusunda yeni deniz milli parkları belirlenmeli, denizlerimizin korunması yalnızca Yunanistan’ın girişimlerine verilen bir karşılık olarak görülmemelidir.
Bu uygulama uzun vadeli, milli ve bütüncül bir deniz politikasının parçası haline getirilmelidir.Sonuç olarak Fethiye-Kaş ve Kuzey Adalar Denizi’nde deniz milli parklarının ilan edilmesini son derece olumlu, yerinde ve gecikmiş bir adım olarak görüyor ve destekliyorum.İki yılı aşkın süre önce yaptığımız çağrının bugün somut bir devlet uygulamasına dönüşmüş olması memnuniyet vericidir.Mavi Vatan yalnızca savunulacak bir alan değildir.
Korunacak, yönetilecek, üretilecek ve gelecek nesillere bırakılacak milli bir emanettir.Türkiye denizlerinde yalnızca itiraz eden değil; inisiyatif alan, düzen kuran ve oyun kuran devlet olmalıdır.