Haber En Son Olay Haber
Rize
Parçalı az bulutlu
weather
25°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
MevzuRize Gündem Türkiye'de İklim Değişikliği Su Güvenliğini Tehdit Ediyor: Acil Önlemler Gerekiyor!

Türkiye'de İklim Değişikliği Su Güvenliğini Tehdit Ediyor: Acil Önlemler Gerekiyor!

İklim değişikliği ve artan su talepleri, küresel ölçekte su kaynaklarına yönelik baskıları artırarak su güvenliğini önemli bir ekonomik mesele haline getiriyor. Türkiye, kişi başına düşen yıllık su varlığıyla “yüksek su stresi” yaşayan ülkeler arasında öne çıkıyor. Özellikle Konya, Marmara ve Ege bölgelerindeki riskler artarken, kuraklık ve düzensiz yağışlar tarım, sanayi ve enerji sektörlerinde ciddi kırılganlıklar yaratmakta. Uzmanlar, su krizlerinin gelecekte çevresel etkilerin ötesinde ekonomik gelişme, üretim sürekliliği ve gıda güvenliği açısından kritik bir rol oynayacağını vurguluyor.

Okunma Süresi: 7 dk

Su, artık yalnızca bir doğal kaynak değil, jeopolitik güç unsuru ve küresel üretim sisteminin de belirleyici bir parçası. Öyle ki, dünya yüzey sularının yaklaşık yüzde 60’ının birden fazla ülke tarafından paylaşılması ve dünya nüfusunun yaklaşık yarısının sınır aşan su havzalarında yaşaması, suyun stratejik önemini daha da artırıyor.İklim değişikliği, nüfus artışı ve artan su talebi, su kaynakları üzerindeki baskıyı derinleştirirken birçok ülke iklim değişikliğini artık ulusal güvenlik sorunu olarak tanımlıyor.

Bu kapsamda su kaynakları da güvenlik politikalarının önemli başlıklarından biri olarak ele alınıyor.Küreselleşmeyle birlikte artan karşılıklı bağımlılık ise su krizlerinin etkisini yerel ölçekte bırakmıyor, ekonomik, ticari ve sosyal etkileri küresel ölçekte hissedilebilir hale getiriyor. Özellikle fiziksel su kıtlığı yaşayan ve gıda güvenliğini büyük ölçüde ithalat yoluyla sağlayan ülkeler açısından bu durum ciddi riskler oluşturuyor.Yağış rejimlerini değiştirerek su kaynakları üzerinde doğrudan etkili olan sebeplerin başında ise iklim değişikliği geliyor.

Son yıllarda bazı bölgelerde toplam yağış miktarı azalırken, bazı bölgelerde artış görülüyor.

Ancak asıl değişim yalnızca yağış miktarında değil, yağışın zamanı, süresi ve mekansal dağılımında yaşanıyor.

Kısa süreli ve şiddetli yağışların artması taşkın ve sel riskini yükseltirken, kar yağışlarının azalması ve artan sıcaklıklar buzulların daha hızlı erimesine yol açıyor.Bunun yanında bölgesel kuraklıkların daha sık ve daha şiddetli yaşanması, buharlaşmayı artırarak havza bazlı su bütçesi dengesini bozuyor.

Bu dengesizlik yalnızca yüzey sularını değil, yeraltı suları, göller ve sulak alanlar üzerinde de baskı oluşturuyor.

Bu tablo da tarımsal üretimden enerjiye, içme suyu arzından ekosistem sağlığına kadar geniş bir alanda yeni ve artan riskleri beraberinde getiriyor.Su Politikaları Derneği Başkanı Dursun Yıldız, suyun yalnızca çevresel bir kaynak değil, tüm ekonomik sistemin temel taşı olduğuna dikkat çekiyor.

Yıldız’a göre su, bir sektör olmanın ötesinde tarımdan sanayiye, enerjiden şehirleşmeye kadar tüm ekonomik alanları birbirine bağlayan stratejik bir “konnektör” niteliği taşıyor.

Bu nedenle su yönetiminin yalnızca belirli kullanım alanları üzerinden değil, doğal su döngüsünü kapsayan bütüncül bir sistem yaklaşımıyla ele alınması gerektiğini vurguluyor.Yıldız, su güvenliğinin artık yalnızca su kaynaklarının korunmasıyla sınırlı bir konu olmadığını, enerji, gıda ve çevre güvenliğiyle birlikte bütünleşik bir sistem içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Günümüzde bu dört alan arasındaki karşılıklı bağımlılığın giderek arttığına dikkat çeken Yıldız’a göre, su güvenliğinde yaşanacak bir bozulma yalnızca çevresel değil, ekonomik güvenlik açısından da ciddi riskler yaratıyor. Öyle ki finans literatüründe de artık su riski, finansal risk olarak değerlendiriliyor.Prof.

Dr.

Mehmet Çakmakcı’ya göre, önümüzdeki 10 yılın en önemli riskleri arasında ise artan kuraklık, su kıtlığı, yeraltı su rezervlerinin azalması, aşırı hava olayları, tarımsal üretimde düşüş, gıda fiyatlarında artış ve su kaynaklı sosyal gerilimler yer alıyor.

Ayrıca Çakmakcı, su yönetimindeki yetersizliklerin ve eski altyapıların da riskleri büyüten önemli unsurlar arasında sayılabileceğinden bahsediyor.Benzer bir görüş de Yıldız’dan geliyor.

Yıldız’a göre de özellikle iklim değişikliği, artan nüfus, kirlilik ve hızlı kentleşme nedeniyle önümüzdeki 10 yılda su yönetimi üzerindeki baskının daha da artması bekleniyor.

Artan baskılar nedeniyle gelecekte su yönetiminin ekonomik büyüme, ekolojik denge ve sosyal kalkınma hedefleri arasında denge kurmasının da zorlaşması bekleniyor.

Bu süreçte bazı alanlarda ödünleşmeler yaşanabileceği, özellikle çevresel akışın korunması konusunda risklerin artabileceği belirtiliyor.

Birçok havzada sektörel su tahsisleri arasında rekabetin yoğunlaşması, tarım, sanayi ve içme suyu ihtiyaçları arasında yeni gerilim alanlarının oluşabileceği ifade ediliyor.

Aynı zamanda yeraltı su seviyelerindeki düşüş, su kalitesindeki bozulma ve su bütçesi açıklarının da geleceğin en önemli su güvenliği riskleri arasında olması bekleniyor.İklim krizinin etkileriyle birlikte Türkiye’de turizm dengelerinin de değişmesi bekleniyor.

Artan sıcaklıklar ve kuraklık riski nedeniyle önümüzdeki yıllarda Akdeniz kıyılarında yaz aylarının insan sağlığını zorlayacak seviyelere ulaşabileceği, bu durumun ise yaz turizmini daha serin bölgelere, özellikle Karadeniz kıyılarına kaydırabileceği değerlendiriliyor.

Bu dönüşümü hızlandıran başlıklardan biri de giderek derinleşen su stresi olarak öne çıkıyor.Su stresi; kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı, yenilenebilir su kaynaklarının kullanım oranı ve ekolojik ihtiyaçlar dikkate alınarak ölçülüyor.

Uluslararası kriterlere göre kişi başına düşen yıllık su miktarının 1000–1700 metreküp arasında olması “su stresi” olarak tanımlanırken, Türkiye’de bu rakam yaklaşık 1300 metreküp seviyesinde bulunuyor.

Bu tablo, Türkiye’nin su kaynakları üzerindeki baskısının giderek arttığını ortaya koyuyor.Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün (World Resources Institute) Aqueduct verilerine göre Türkiye, “yüksek su stresi” yaşayan ülkeler arasında yer alıyor.

Bu durum, mevcut su kaynaklarının önemli bir kısmının yıl içinde tüketildiğini ve talebin arzı ciddi şekilde zorladığını gösteriyor. Özellikle Konya Kapalı Havzası, Gediz, Büyük Menderes, Küçük Menderes, Marmara, Seyhan-Ceyhan ve Fırat-Dicle’nin bazı bölümleri su kıtlığı riskine yaklaşan bölgeler arasında gösteriliyor.Bu tablo, tarım, sanayi ve şehirleşme arasında su kullanım dengesinin tam anlamıyla sürdürülebilir olmadığını da ortaya koyuyor. Çakmakcı’ya göre, Türkiye’de suyun en büyük payı tarıma ayrılıyor ve bu durum verimsiz sulama yöntemleriyle birleştiğinde kaynaklar üzerindeki baskı artıyor. Çakmakcı, “Tarım sektörü en yüksek risk altındaki alan olurken, enerji sektörü özellikle hidroelektrik üretim nedeniyle kuraklığa duyarlı bir yapıdadır.

Tekstil ve gıda sanayileri ise suya bağımlı üretim süreçleri nedeniyle dolaylı ama önemli risk taşıyor.

Genel olarak Dünya Kaynakları Enstitüsü verileri, Türkiye’de suyun artık bol bir kaynak değil, stratejik ve dikkatle yönetilmesi gereken bir unsur olduğunu gösteriyor” diyor.Öte yandan TÜİK’in yayımladığı “2024 Su ve Atıksu İstatistikleri”, Türkiye’de su yönetiminin kritik önemini bir kez daha ortaya koyuyor. 2024 yılında toplam su çekimi 20,3 milyar m³’e ulaşırken, kullanılan suyun 17,2 milyar m³’ü atıksu olarak geri döndü. Çekilen suyun yüzde 54,6’sı denizden, yüzde 23,6’sı yeraltı sularından ve yüzde 21,8’i yüzey sularından sağlandı.

Tatlı su kullanımında belediyeler yüzde 81 ile en büyük paya sahip olurken, sanayi ve madencilik de önemli kullanıcı grupları arasında yer aldı.Tarım, sanayi ve şehirleşme arasındaki su kullanım dengesinin sürdürülebilir hale gelmesi için ise suyun havza ölçeğinde bütünleşik ve uyarlanabilir bir anlayışla yönetilmesi bekleniyor.

Bu süreçte çevresel su akışının korunması da kritik önem taşıyor.

Yıldız’a göre atık suların yeniden kullanılması, şehir şebekelerindeki kayıp ve kaçakların azaltılması, yağmur suyu hasadı ve gri su uygulamaları gibi yöntemler su verimliliğinin artırılmasında önemli rol oynayacak.Çakmakcı’ya göre de önümüzdeki 20 yıl için en kritik uyarı oldukça net: sanayi üretiminin sürdürülebilirliğinin doğrudan su verimliliğine bağlı olması. Çakmakcı, su kaynaklarının azalması ve iklim değişikliğinin etkileri artıkça, suyu etkin kullanamayan üretim tesislerinin rekabet gücünün zayıflayabileceğinden hatta bazı bölgelerde üretim sürekliliğinin riske girebileceğinden bahsediyor.

Bu nedenle sanayide suyun yeniden kullanımı, kayıp-kaçakların azaltılması ve suyu merkeze alan üretim planlaması artık bir tercih değil, zorunluluk haline geliyor.Bir de sürecin tedarik zinciri tarafı var.

Su seviyelerindeki düşüş, tedarik yollarındaki nehir taşımacılığını azaltırken, kanallardan geçişi de kısıtlıyor.

Bu durumun tedarik zincirinin kopması sonucunu meydana getirebileceğinden bahseden Yıldız, “Yeni jeoekonomik gerçeklik şirketlerin su riskini daha detaylı hesaplamasına, suyu güvenli bölgelere taşınmasına ve tedarik zincirlerinin yeniden şekillenmesi sonucunu doğuruyor.

Buna örnek olarak son dönemde su ve enerji ihtiyacı çok fazla olan büyük veri merkezlerinin su ve enerji maliyetlerini azaltacak diğer ülkelerdeki uygun bölgelere doğru kayması verilebilir.

Bu nedenle yaşanacak su krizleri artık sadece çevresel krizler değil, küresel ekonomik düzeni şekillendiren ve tedarik zincirini etkileyen krizler olma özelliği taşıyor” diyor.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *