deneme bonusu
Ekrem Abi Site matbahis giriş
MevzuRize Gündem Yükseköğretimde NE-DER: Eğitimde Yenilikçi Yaklaşımlar ve Gelişmeler!

Yükseköğretimde NE-DER: Eğitimde Yenilikçi Yaklaşımlar ve Gelişmeler!

Şahin Aybek: NE-DER yükseköğretimde ne der?

Okunma Süresi: 13 dk

“Üniversitelerin amacı yalnızca bilgiye ulaşmayı bilen bireyler yetiştirmek değildir.

Asıl amaç; bilgiyi anlayan, farklı bilgileri bir araya getirerek analiz edebilen ve bunu bir beceriye dönüştürebilen bireyler yetiştirmektir.”İsveç Kraliyet Teknoloji Enstitüsünden NE-DER Üyesi Ozan Özhan ile NE-DER’in yükseköğretime bakışını konuştuk.

NE-DER nedir, hedefleri nelerdir?Yanıt: NE-DER, yani Nitelikli Eğitim Üretken Öğretmen Derneği, eğitimle ilgili sorunlar, olaylar ve mevcut durumlar karşısında “Ne yapmalı?” sorusunun yanıtını arayan; çözüm önerileri geliştiren ve bu önerileri projelere dönüştürerek hem halkla hem de yetkililerle paylaşan bir dernektir.

Biz çalışmalarımızda; Türkiye eğitim tarihimizin olumlu örneklerinden, Cumhuriyetimizin kuruluş ilkelerinden ve eğitim devriminden, Köy Enstitüleri deneyimimizden, dünyada gerçekleştirilen eğitim reformlarından ve eğitimin evrensel ilkelerinden yararlanıyoruz.Bu birikimden hareketle, eğitimcilerimiz ve bilim kurulumuz tarafından hazırlanan Türkiye Eğitim Reformu ve Öğretmen Üniversitesi projelerimizi toplumla buluşturuyoruz.Bugün 25 ilimizde yüzlerce paydaşla yürüttüğümüz bu çalışmayı, ülkemizin yedi bölgesine, 81 iline yaymayı hedefliyoruz.

Amacımız, bu projeleri toplumun her kesimine anlatmak ve eğitimde nitelikli bir dönüşüm konusunda güçlü bir toplumsal talep oluşturmak.Bu talebin sonucunda da siyasi partilerin söz konusu projeleri programlarına almalarını ve bunları birer seçim vaadi olarak kamuoyuna sunmalarını sağlamayı hedefliyoruz.Lisans ve yüksek lisans eğitimlerinizi Türkiye’de tamamladınız, doktora eğitiminizi İsveç’te devam ediyorsunuz.

NE-DER’in içinde baştan beri var olan birisi olarak derneğin Türkiye’deki yükseköğretimin durumuna ilişkin tespitleri nelerdir?

Biraz durum değerlendirmesi yapabilir misiniz?Yükseköğretim sistemimiz, ne yazık ki bazı göstergeler açısından ciddi kaygılar üretiyor.

Ortaöğretimden mezun olan gençlerimizin yalnızca %44’ü yükseköğretime devam ediyor ve bu oran OECD ortalamasının altında kalıyor.Bir başka önemli mesele ise gençlerimizin geleceğe bakışı.

Son dönemde yapılan bir araştırmaya göre, üniversite çağındaki gençlerin %64’ü geleceğini yurt dışında yaşamak ve orada bir hayat kurmakta arıyor.

Bu, üzerinde mutlaka düşünmemiz gereken çok önemli bir gösterge.Bir ülkede eğitimin niteliğini belirleyen temel unsurlardan biri de eğitime ayrılan bütçedir.

Türkiye’de yükseköğretimde öğrenci başına yıllık yaklaşık 10 bin dolar harcama yapılıyor.

Bu düzey, OECD ülkeleri arasında Türkiye’yi sondan üçüncü sıraya yerleştiriyor.Belki de hepsinden daha kritik olan konu ise ne eğitimde ne de istihdamda olan gençlerimizin oranı.

Türkiye’nin genç nüfusu giderek azalırken, gençlerin önemli bir bölümünün hem eğitim sisteminin hem de çalışma hayatının dışında kalması çok ciddi bir sorun.15-19 yaş grubundaki gençlerin yaklaşık %26’si ne eğitimde ne de istihdamda.

Bu tablo, OECD verilerine göre Türkiye’yi gençlerin eğitim ve çalışma hayatının dışında kalma oranının en yüksek olduğu ülkelerden biri hâline getiriyor.Dolayısıyla burada yalnızca üniversiteye kaç gencimizin girdiğini değil; gençlerimize nasıl bir eğitim, nasıl bir gelecek ve nasıl bir umut sunduğumuzu da tartışmamız gerekiyor.Türkiye’yle gelişmiş ülkelerin eğitim sistemlerini karşılaştırdığınızda yükseköğretim sistemleri arasındaki en önemli farklar nelerdir?

Bu ülkelerin sistemlerinden neleri kendi sistemimize entegre edebiliriz?En önemli farklardan birinin akademik özgürlük ve üniversite özerkliği konusunda ortaya çıktığını görüyoruz.Akademik özgürlük; üniversitelerde farklı görüşlerin rahatlıkla ifade edilebilmesini, fikirlerin eleştirel biçimde tartışılmasını ve yeni fikirlerin özgürce geliştirilebilmesini sağlar.

Bu nedenle akademik özgürlük, bilimsel üretimin ve üniversitenin gelişmesinin temel koşullarından biridir.

Bugün benim de mezunu olduğum Boğaziçi Üniversitesi’nde akademik özgürlük konusunda yaşananları hepimiz biliyoruz.

Dünya genelinde akademik özgürlüğün fiilî düzeyini ölçen Akademik Özgürlük Endeksi’ne göre Türkiye, bu alanda 179 ülke arasında sondan 13. sırada yer almaktadır.

Bu durum, yükseköğretim sistemimiz açısından üzerinde önemle durulması gereken bir konudur.Bu noktada İsveç’te bizzat yaşadığım bir örneği paylaşmak isterim.

Doktora öğrencileri konseyinde aktif olarak görev aldığım dönemde, öğretim üyesi işe alım süreçlerine de katıldım.

Oluşturulan değerlendirme jürisinde bir doktora öğrencisinin ve bir lisans öğrencisinin yer alması gerekiyordu.

Doktora öğrencileri, adayları özellikle danışmanlık ve süpervizyon yeterlilikleri açısından değerlendiriyor ve karar sürecinde söz sahibi oluyordu.Bununla ilk karşılaştığımda gerçekten şaşırmıştım.

Ancak daha sonra şunu çok net gördüm: Öğrenciler de üniversitenin temel bileşenlerinden biridir ve üniversiteyle ilgili karar alma süreçlerinde söz sahibi olmaları son derece doğaldır.Üniversitenin öğrenciler, akademisyenler ve diğer bileşenlerinin karar alma mekanizmalarına aktif biçimde katılması; bilim üretme, bilgiyi yayma ve nitelikli eğitim verme görevlerinin daha sağlıklı biçimde yerine getirilmesine önemli katkı sağlar.Bu nedenle NE-DER olarak önerimiz, akademik özgürlük ve üniversite özerkliği kavramlarının ülkemizde güçlü biçimde gündeme alınması ve üniversitelerin karar alma süreçlerinde tüm bileşenlerin etkin biçimde temsil edilmesidir.Üniversitelerin temel görevlerinden biri bilim üretmek ve araştırma yapmak.

Peki bu görevin sağlıklı biçimde yerine getirilebilmesi için hükümetlere ne gibi sorumluluklar düşüyor?Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında araştırma sayesinde bilim ve teknolojide sağlanan gelişmeler, bireysel çabalar olmaktan çıkmış, büyük araştırma fonlarıyla, devlet desteğiyle kurulan laboratuvarlarda üretilmeye başlamıştır.

Günümüzde bir toplum, araştırma ve geliştirmeye ayırdığı kaynakla orantılı olarak gelişebilmektedir.

Bu nedenle üniversitelere akılcı (rasyonel) kaynak aktarımı yapılacaktır.

Türkiye 2023’de GSMH’nın %1,39’unu Ar-Ge için harcarken bu oran 2024’te %1,46’ya çıkmıştır.

Fakat AB İstatistik Ofisi verilerine göre 2024 yılında Ar-Ge harcamasının GSYH içindeki payının en yüksek olduğu ülkeler İsveç, Belçika ve Avusturya oldu.

AB ortalaması ise %2,24’tür.

Sonuç olarak Türkiye’nin Ar-Ge için ayırdığı pay, Avrupa ortalamasının da altındadır.

Bu payın artırılması, üniversitelere verilen desteğin artırılması son derece önem taşımaktadır.

Ayrıca uluslararası ve ulusal iş birliğinin önemi son yıllarda gitgide artmaktadır.

Farkı disiplinlerden farklı insanların bir araya geldiği araştırmalar son derece popülerleşmiş ve önem kazanmıştır.

Bu anlamda NE-DER uluslararası kurumlarla iş birlikleri geliştirilmesini, eğitimde yenileşim (inovasyon) ve araştırma alanları geliştirilerek bilgi ve teknoloji alış-verişi yapılmasını savunmaktadır.

Bu bağlamda CERN, ITER gibi uluslararası bilim ve teknoloji kuruluşlarına ekonomik katkı ve insan katkısı yapılması da kaçınılmazdır.Peki, az önce bahsettiğiniz bu verilerin somut yansımalarını akademik alanda nerede ve nasıl görüyoruz?Üniversitelerin bilimsel araştırmadaki başarısını değerlendirmek için kullanılan önemli göstergelerden biri, ürettikleri bilimsel yayınların yalnızca sayısı değil, aynı zamanda niteliği ve bilim dünyasında ne ölçüde karşılık bulduğudur.

Bu noktada yayınların aldığı atıflar önemli bir ölçüt olarak karşımıza çıkıyor.Bu konuda dünyada yaygın olarak kullanılan göstergelerden biri de Hollanda’daki Leiden Üniversitesi tarafından geliştirilen Leiden Sıralamasıdır.

Bu sıralama üniversiteleri; bilimsel yayın sayısı, yayınların aldığı atıflar ve uluslararası araştırma iş birlikleri gibi çeşitli ölçütler üzerinden değerlendiriyor.Bu ölçeğe göre dünyada en fazla atıf alan ilk yüzde 10’luk yayın dilimine giren çalışmaların toplam yayınlar içindeki oranına baktığımızda, Türkiye’deki üniversitelerin önemli bir bölümünün yaklaşık %6-7 bandında kaldığını görüyoruz.

MIT, Princeton ve Harvard gibi önde gelen üniversitelerde ise bu oran %20’lere kadar çıkabiliyor.

Dolayısıyla burada asıl mesele yalnızca daha fazla yayın yapmak değil; uluslararası bilim dünyasında etkisi yüksek, nitelikli çalışmalar üretebilmek.Türkiye’nin bilimsel yayın performansına tarihsel olarak baktığımızda da dikkat çekici bir değişim görüyoruz. 2000’li yılların başında Türkiye’de üniversiteler tarafından üretilen bilimsel yayınların sayısı, tüm İslam ülkelerinde üretilen toplam yayınların neredeyse yarısıyken, bugün Türkiye bu konuda İran’ın bile gerisindedir.Benzer bir tablo yayınların etkisine baktığımızda da ortaya çıkıyor.

Bazı Avrupa ülkeleri nüfus olarak Türkiye’den çok daha küçük ve toplam bilimsel yayın sayıları da daha düşük olabiliyor.

Ancak bu ülkelerde yayınların aldığı atıf sayıları ve H-indeksi gibi bilimsel etki göstergeleri oldukça yüksek.

Türkiye açısından önemli sorunlardan biri, yayın başına düşen atıf sayısının görece düşük olmasıdır.

Yani nicelik açısından belirli bir bilimsel üretimimiz var; ancak bu üretimin uluslararası etkisini ve niteliğini artırmamız gerekiyor.Üniversitelerin bilim ve bilgi yayma misyonu hakkında ne düşünüyorsunuz?

NE-DER olarak bu konuda herhangi bir öneriniz ya da çalışmanız var mı?İlk olarak yine İsveç’ten bir örnek vererek başlayabilirim. İsveç’te üniversitelerin üç temel görevi vardır: eğitim, araştırma ve bilimsel erişim, yani üretilen bilginin toplumla buluşturulması.Bu üçüncü görev özellikle çok önemli. Çünkü üniversitenin görevi yalnızca kendi bünyesinde eğitim vermek ve bilimsel araştırma yapmak değildir; aynı zamanda üretilen bilgiyi toplumla paylaşmak ve bu bilginin günlük yaşamda nasıl kullanılabileceğini göstermek de üniversitenin sorumlulukları arasındadır.Nitekim İsveç Yükseköğretim Yasası’nda bu konu açık biçimde ifade edilmektedir.

Yasada, üniversitelerin faaliyetleri arasında “araştırma ve geliştirme çalışmalarına ilişkin bilgi ve farkındalığın yaygınlaştırılması” gerektiği belirtilir.

Ayrıca bu çalışmalar sonucunda elde edilen deneyim ve bilgilerin neler olduğu ve bunların nasıl uygulanabileceği konusunda da toplumun bilgilendirilmesi gerektiği vurgulanır.Aslında burada üniversite ile toplum arasında güçlü bir bağ kurulması gerektiğini görüyoruz. İşte bu yaklaşım, bizim NE-DER olarak savunduğumuz eğitim anlayışıyla da doğrudan örtüşüyor. Çünkü biz eğitimin okulda başlayıp okulda biten bir süreç olmadığını; hayat boyu devam eden bir süreç olduğunu ve bu nedenle yaygın eğitimin güçlü biçimde desteklenmesi gerektiğini savunuyoruz.Bu çerçevede eğitimi yalnızca bireye meslek kazandıran bir araç değil, toplumsal dönüşüm ve kalkınmanın da temel unsurlarından biri olarak görüyoruz.

Eğitim-Toplum 5.0 yaklaşımı doğrultusunda, insanın doğayla uyumunu ve yaşam boyu gelişimini destekleyen; toplumsal ihtiyaçlara cevap veren ve toplumun farklı kesimleri arasındaki bağı güçlendiren bir eğitim anlayışının benimsenmesi gerektiğini düşünüyoruz.Dolayısıyla bizim önerimiz, eğitim sistemi ile toplum arasında çok daha güçlü ve sürekli bir bağ kurulmasıdır.

Bilgi üniversitenin duvarları içerisinde kaldığında toplumsal etkisi sınırlı olur; toplumla buluştuğunda ise dönüşümün ve kalkınmanın gerçek gücüne dönüşür.Bugünün dünyasında üniversiteler nasıl bireyler yetiştirmeli? Üniversite eğitiminin amacı yalnızca meslek kazandırmak mıdır?Üniversitelerin amacı yalnızca bilgiye ulaşmayı bilen bireyler yetiştirmek değildir.

Asıl amaç; bilgiyi anlayan, farklı bilgileri bir araya getirerek analiz edebilen ve bunu bir beceriye dönüştürebilen bireyler yetiştirmektir.

Yirmi birinci yüzyılda artık bunun dışında bir eğitim anlayışı düşünmek çok mümkün değil.Bugün teknolojik gelişmelere kolayca uyum sağlayabilen, eleştirel düşünebilen, yaratıcı, problem çözme becerisi gelişmiş ve duygusal zekâsı yüksek bireylere ihtiyaç duyuyoruz. Üniversitelerin de öğrencilerine bu özellikleri kazandırması gerekiyor.Bu becerilerin yalnızca teorik derslerle kazandırılması mümkün değil.

Disiplinler arası, proje tabanlı ve uygulamalı öğrenme yöntemlerinin eğitim sisteminde daha fazla yer alması gerekiyor.

Aynı zamanda öğrencilere, değişen meslek yapılarına ve yeni ekonominin koşullarına uyum sağlayabilecek bir esneklik kazandırılmalıdır.Yapay zekânın hayatımıza çok hızlı biçimde girmesi de aslında bu esnekliğe neden ihtiyaç duyduğumuzun en somut örneklerinden biri.

Bugün var olan bazı meslekler dönüşüyor, yeni meslekler ortaya çıkıyor.

Dolayısıyla üniversitelerin yalnızca bugünün mesleklerine değil, henüz ortaya çıkmamış mesleklere de uyum sağlayabilecek bireyler yetiştirmesi gerekiyor.Ancak burada yalnızca üniversitelerin yapısını değiştirmek yeterli değildir.

Bu becerilerin temellerinin çok daha erken yaşlarda atılması gerekir. Çocukların anaokulundan itibaren sorgulayan, merak eden, üreten, birlikte çalışabilen ve değişime açık bireyler olarak yetiştirilmeleri gerekiyor. İşte bu yüzden biz NE-DER olarak eğitime bir bütün olarak bakıyor ve kapsamlı bir reform öneriyoruz.

Ayrıca burada mesele yalnızca üniversitelerin nasıl bireyler yetiştireceği değildir.

Bu bireyleri yetiştirecek öğretmenlerin ve akademisyenlerin nasıl yetiştirileceği de en az bunun kadar önemlidir. İşte tam bu noktada öğretmen yetiştirme sistemi doğrudan karşımıza çıkıyorTam da bu noktada öğretmen yetiştirme meselesine gelelim.

Sizce Türkiye’de nasıl bir öğretmen yetiştirme modeline ihtiyaç var?

NE-DER’in bu konudaki önerisi nedir?Tam da bu noktada, üniversitelerin temel işlevleriyle öğretmen yetiştirme meselesini birlikte düşünmek gerekiyor. Çünkü öğretmen yetiştiren kurumlar, yalnızca bir meslek elemanı yetiştiren yapılar değildir; aslında eğitim sisteminin tamamını ve dolayısıyla toplumun geleceğini şekillendiren kurumlardır.NE-DER olarak bu nedenle Öğretmen Üniversitesi modelini öneriyoruz.

Bu modelde amacımız; bugünün çocuklarını evrensel bilgi birikimiyle, çağın teknolojisiyle ve yenilikçi, üretim odaklı bir eğitim anlayışıyla geleceğe hazırlayabilecek öğretmenler yetiştirmek.Önerdiğimiz model; aynı yerleşke içinde 4 yılı öğretmen lisesi, 4 yılı üniversite olmak üzere 8 yıllık, kuramla uygulamanın birlikte yürüdüğü bütünlüklü bir yapı.

Bu üniversitelerde yapay zekâdan felsefeye, doğa eğitiminden Ar-Ge’ye, kültür, sanat ve spora kadar çok yönlü bir eğitim ortamı öngörüyoruz.Amacımız; özgür düşünen, sorgulayan, üreten, vicdanı bağımsız ve çağın teknolojisini kullanabilen öğretmenler yetiştirmek.

Bunun yanında öğretmenin özlük haklarını, mesleki saygınlığını ve pedagojik özerkliğini de güçlendirmek istiyoruz.Ancak bu modeli yalnızca öğretmen yetiştiren kurumlarla sınırlı görmüyoruz.

Kuramla uygulamanın bütünleşmesi, öğrencilerin karar süreçlerine katılması, disiplinler arası eğitim, topluma katkı ve üretim odaklılık gibi ilkelerin zamanla yükseköğretimin tamamına yayılabileceğini düşünüyoruz.

Dolayısıyla Öğretmen Üniversitesi Projesi, bizim açımızdan yalnızca yeni bir öğretmen yetiştirme modeli değil; aynı zamanda daha nitelikli, üretken ve toplumla güçlü bağ kuran bir üniversite anlayışının başlangıç noktasıdır.Bütün bu konuştuklarımız ışığında, özetlemeniz gerekirse kapsamlı çözüm öneriniz nedir?

Eğitim sistemi girdisi de çıktısı da insan olan organik bir sistemdir.

O yüzden eğitimde yapılan hatalar kolayca tamir edilemez; hatta kuşakların kaybedilmesine yol açabilir.

Emin Çapa’nın çok çarpıcı bir sözü var: Ekonomi bozulur, yeniden toparlanabilir.

Para kaybedilir, yeniden kazanılabilir.

Sistem çöker, değiştirilebilir.

Hukuk yara alır, irade varsa onarılabilir.

Ama eğitim başka bir şeydir. Çünkü eğitim, insanın içindeki zamanı biçimlendirir.

Bir çocuğun merakını, bir gencin düşünme biçimini, bir toplumun hakikatle kurduğu bağı şekillendirir.

Yanlış verilen eğitim yalnızca bugünü bozmaz; yarının aklını da sakatlar.Biz NE-DER olarak, Türkiye’de hiçbir çocuğun hayalinde daha iyi bir eğitim için yurtdışına gitmek zorunda kalmak olmasın istiyoruz.

Bunun için aklın ve bilimin yol göstericiliğinde, laikliği temel alan, kapsayıcı, Türkiye koşullarına uygun, uygulanabilir ve kamucu bir eğitim reformunun artık acil ve zorunlu olduğuna inanıyoruz.Bu reformun en önemli taşıyıcısı ve uygulayıcısı ise nitelikli, üretken öğretmenlerdir.

Bu öğretmenleri yetiştirecek “Öğretmen Üniversitelerinin” bir an önce hayata geçirilmesini gerekli görüyoruz.Çünkü bizce eğitim reformu, bütün reformların anahtarıdır; ilk düğmesidir.

Eğitim reformu gerçekleştirildiğinde üniversitelerimiz evrensel ölçütlere sahip, özerk kurumlara dönüşecek; eğitimin her basamağındaki yöneticiler demokratik kurallara göre işbaşına gelecektir.Parti ayrımı gözetmeksizin bütün siyasi partilerden talebimiz şudur: Bu reformu programlarınıza alın ve bir seçim vaadi olarak kamuoyuna ilan edin.Basın ve yayın kuruluşlarına da buradan sesleniyoruz: Bu talebimize ulak olun, tercüman olun.

Hedefimiz büyük, heyecanımız yüksek.

Eğer siz de bizim gibi bu konuda heyecan duyuyor ve ülkemizin böyle bir eğitim reformuna ihtiyacı olduğuna inanıyorsanız, bizimle iletişime geçebilir; **bir mum da siz yakabilirsiniz.**Sevgili hocam değerli bilgileriniz için size teşekkür ediyorum.

Türkiye Hepimizin, Eğitim Hepimizin...

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *

Haberlerimizi Google’da Takip Edin

Gelişmelerden anında haberdar olun.

Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin