Ünlü askeri kuramcı Carl von Clausewitz’e göre savaş, düşmanı kendi iradesine boyun eğdirmek için kullanılan bir araçtır. Askeri güç bu zorlamanın bir yoluysa diplomasi de onun karşıtı değil, devamıdır.
Egemenliğin ideolojiyle, siyasi gerçekçiliğin ideolojik hesaplarla iç içe geçtiği Tahran’da Abbas Erakçi, İran diplomasisinin önde gelen isimlerinden biri haline geldi. Tehditler ve baskılarla örülü karmaşık bir ortamda dikkatle hareket eden sakin bir müzakereci olarak tanındı. Sesini yükseltmeden konuşan Erakçi’nin kelimeleri, adeta mayınlı bir arazide atılan adımlar gibi hesaplıydı.
İran ile İsrail arasında Haziran 2025’te yaşanan 12 günlük savaşın ardından çatışmalar geçici olarak durmuştu. O dönemde bir sonraki mücadelenin yalnızca silahlarla değil, diplomasi masasında da yürütüleceği düşünülüyordu. Bu sürecin öne çıkan isimlerinden biri ise Abbas Erakçi’ydi.
Erakçi’ye göre müzakere, savaşa verilen bir ara değil, savaşın başka bir yüzüydü.
“Müzakere Gücü: Siyasi ve Diplomatik Müzakerelerin İlkeleri ve Kuralları” adlı kitabında müzakereyi, doğaçlamaya veya nezakete yer olmayan gerçek bir mücadele alanı olarak tanımlıyordu. Her görüşme turu dikkatli hazırlık gerektiriyor, müzakere masasında yapılan hesap hatalarının ağır sonuçları olabiliyordu.
Disiplinli diplomatik dilinin arkasında, müzakerede yapılan bir hatanın sessiz kalmaktan daha pahalıya mal olabileceğinin farkında olan pragmatik bir anlayış bulunuyordu.
İran’ın nükleer programına ilişkin müzakerelerden dışişleri bakanlığına uzanan kariyerinde Erakçi, ülkesinin siyasi yapısına benzer biçimde karmaşık bir deneyim kazandı.
Peki, müzakere masasına bir savaşa girer gibi oturan Abbas Erakçi kimdir? Diplomasiyi, askeri güç kadar etkili bir mücadele aracı olarak görmesinin arkasında nasıl bir anlayış bulunuyor?
İranlıların müzakere anlayışı, Erakçi’nin kendi anlatımında “çarşı pazarlığı” olarak öne çıkıyor.
Erakçi, çocukluğuna ilişkin hatıralarında annesinin alışveriş sırasında gösterdiği pazarlık becerisinden söz ediyor. Annesinin sabırla ve ısrarla pazarlık etmesi, o yıllardan zihninde kalan en önemli anılarından biri.
Yedi veya sekiz yaşındayken annesine sorduğu bir soruyu şöyle anlatıyor:
“Dükkân sahibi ne fiyat söylerse söylesin, sen daha düşük bir değer öneriyorsun; peki mal sadece bir riyal ediyorsa ona ne dersin?”
Annesinin cevabı ise şu oluyor:
“Bir riyale iki mal isterim.”
Erakçi, çocukluk yıllarında bu cevabı son derece şaşırtıcı ve kurnazca bulduğunu ifade ediyor.
Ancak bu hatıranın etkisi çocukluğuyla sınırlı kalmadı. Annesinden öğrendiği pazarlık anlayışı, yıllar sonra diplomatik müzakerelerde uyguladığı yöntemlerin de bir parçası haline geldi.
Erakçi, müzakere yeteneklerini anlattığı kitabında, İran’ın nükleer anlaşma görüşmelerine katıldığı dönemde ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müsteşarı Wendy Sherman ile yaşadığı bir olaya yer veriyor.
Daha sonra “Zayıf Kalpliler İçin Değil: Cesaret, Güç ve Azimden Dersler” adlı anı kitabını yayımlayan Sherman ile görüşmesini şöyle aktarıyor:
“Müzakere sırasında Bayan Sherman (İran nükleer anlaşması müzakerelerine katılan ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi İşler Müsteşarı), geriye kalan küçük konulardan biri hakkında birçok açıklama yaptı ve bana ‘Katılıyor musunuz?’ diye sordu. Ben de ‘Evet, ama küçük bir nokta var’ dedim. Bizim tarafımızdan sıkça söylenen bu ‘evet, ama…’ ifadesi karşı tarafı yorup bunaltırdı; zira bazen günlerce, saatlerce, aslında konunun tali bir parçası olan ‘ama, şu…’ kısmı üzerinde müzakere ederdik. Ama bu sefer Bayan Sherman artık dayanamadı, sinirlendi ve gözyaşlarına istemsizce boğuldu. Bir müzakerecinin müzakere sırasında ağladığını gördüğüm ilk andı bu.”
Erakçi’nin müzakere tarzı, çocukluğundan beri zihnine yerleşen bu anlayışla ilişkilendiriliyor. Ailesinin ticaret geçmişi de onun diplomasiye yaklaşımında önemli bir yer tutuyor.
5 Aralık 1962’de Tahran’da muhafazakâr ve ticaretle uğraşan bir ailede dünyaya gelen Erakçi’nin dedesi, İsfahan kökenli tanınmış halı tüccarlarından biriydi.
Ailenin ticaret geleneği sonraki kuşaklarda da devam etti. Kardeşlerinden biri ihracatçılar birliğinde, diğeri ise satıcılar birliğinde görev aldı. Erakçi ise ailesinden farklı olarak diplomasi alanını seçti.
Bununla birlikte ailesinin ticari geçmişinden tamamen uzaklaşmadı. Pazarda başarılı olmayı sağlayan sabır, hesap yapma ve dar alanlarda manevra kabiliyeti gibi özellikleri, siyasi müzakerelerde de kullanabileceğini gördü.
Bu durum, onun siyasette tüccar gibi hareket ettiği anlamına gelmiyordu. Erakçi, ticaretin yöntemlerini çok daha karmaşık bir mücadele alanı olan diplomasiye taşıyordu.
Erakçi, 17 yaşındayken babasını kaybetti. Eğitim hayatındaki önemli bir dönem, 1979’da İran’da Şah yönetiminin devrilmesiyle aynı yıllara denk geldi.
Üniversiteye giriş sınavına hazırlandığı sırada, 1980’de İran-Irak Savaşı başladı. Üniversitelerin kapanmasıyla eğitim hayatı kesintiye uğradı.
Bu süreçte İran Devrim Muhafızları Ordusuna katılarak subay olarak görev yaptı. Böylece ülkesindeki siyasi ve askeri dönüşümleri yalnızca dışarıdan izleyen biri değil, bu gelişmelerin içinde bulunan bir isim haline geldi.
Askeri görevine rağmen eğitimini sürdürme hedefinden vazgeçmedi.
İran’daki İslami Azad Üniversitesinde öğrenimine devam ederek siyaset bilimi alanında yüksek lisans yaptı. Ardından resmi bursla İngiltere’ye gitti.
Kent Üniversitesinde siyasi düşünce alanında tezini savunarak akademik çalışmalarını sürdürdü. Bu eğitim süreci, İran dışındaki siyasi düşünce ve uluslararası ilişkiler yaklaşımlarını tanımasına da imkân sağladı.
Erakçi’nin hayatındaki bu gelişmeler, ailesinden gelen ticaret kültürünün diplomatik kariyerinde farklı biçimlerde karşılık bulmasına zemin hazırladı.
Abbas Erakçi’nin akademik çalışmalarından diplomasiye geçişi, 1990’lı yılların başlarında başladı.
İngilizce ve Arapçaya hâkim olması, farklı ülkelerde diplomatik görevler üstlenmesini kolaylaştırdı.
İlk önemli dış görevi, 1994 yılında Suudi Arabistan’daki İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) nezdinde İran Daimi Temsilciliğine maslahatgüzar olarak atanması oldu.
Bu görev, hem İran’a komşu bir ülkede çalışma hem de bölgesel açıdan önemli bir uluslararası kuruluşta deneyim kazanma fırsatı sundu.
Erakçi, 1999’da İran’ın Finlandiya ve Estonya Büyükelçisi olarak atandı. 2003 yılına kadar sürdürdüğü bu görev, Batı ülkelerinin siyasi yaklaşımlarını daha yakından tanımasını sağladı.
Tahran’a döndüğünde İran Dışişleri Bakanlığında Batı Avrupa Birinci Dairesi Başkanlığı görevini üstlendi.
Yaklaşık bir yıl sürdürdüğü bu görevin ardından mezun olduğu Uluslararası İlişkiler Fakültesinin dekanlığına getirildi ve 2005 yılına kadar burada çalıştı.
Menuçehr Muttaki’nin dışişleri bakanı olmasıyla birlikte Erakçi, hukuki ve uluslararası işlerden sorumlu bakan yardımcılığına atandı.
Bu dönemde İran’ın uluslararası müzakere heyetlerinde, Dışişleri Bakanlığının hukuki temsilcisi olarak görev aldı. Böylece ülkesinin dış politika dosyalarında daha etkin bir konuma yükseldi.
2007 yılında İran’ın Japonya Büyükelçisi olarak Tokyo’ya gönderildi. Bu görevini 2011 yılına kadar sürdürdü.
Japonya’dan Tahran’a döndüğünde ise Dışişleri Bakanlığında Asya işlerinden sorumlu bakan yardımcılığı görevini üstlendi.
Mahmud Ahmedinejad’ın cumhurbaşkanlığının son dönemlerinde, Mayıs 2013’te Ramin Mehmanperest’in yerine Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü olarak atandı.
Bu görevde uzun süre kalmadı. Muhammed Cevad Zarif’in dışişleri bakanlığına getirilmesinin ardından hukuki ve uluslararası işlerden sorumlu bakan yardımcısı oldu.
Erakçi, bu görevi sayesinde 2017 yılına kadar İran dış politikasının en önemli meselelerinden biri olan nükleer program müzakerelerinin merkezinde yer aldı.
Hasan Ruhani’nin ikinci cumhurbaşkanlığı döneminde Zarif’in yeniden dışişleri bakanı olması üzerine, 2017 yılında siyasi işlerden sorumlu bakan yardımcılığına getirildi.
2021 yılına kadar sürdürdüğü bu görevinden, İbrahim Reisi’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasının ardından istifa etti.
Aynı yılın ekim ayında, eski Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi’nin başkanlığındaki Dış İlişkiler Stratejik Konseyinin genel sekreterliğine getirildi.
Bu görevini Ağustos 2024’e kadar sürdüren Erakçi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan tarafından dışişleri bakanlığına aday gösterildi.
21 Ağustos 2024’te İran Meclisinden güvenoyu alarak dışişleri bakanı oldu. Böylece İran diplomasisinin en üst düzey yöneticisi olarak yeniden öne çıktı.
İran’da akademik geçmişi ve pragmatik diplomatik yaklaşımıyla tanınan Abbas Erakçi’nin adı, özellikle nükleer program müzakereleriyle özdeşleşti.
Erakçi, hem Mahmud Ahmedinejad hem de Hasan Ruhani dönemlerinde İran’ın Batılı ülkelerle yürüttüğü nükleer görüşmelerde önemli görevler üstlendi.
Yaklaşık 18 ay süren zorlu müzakerelerde İran heyetinin önde gelen isimlerinden biri olarak yer aldı.
Bu sürecin en önemli sonucu, 14 Temmuz 2015’te İran ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin (BMGK) beş daimi üyesi ve Almanya arasında Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP) imzalanması oldu.
Anlaşma, yaklaşık 12 yıl boyunca taraflar arasında devam eden tehditlerin ardından İran’ın nükleer faaliyetlerini en az 10 yıl süreyle sınırlandırmayı amaçlıyordu.
Bu kapsamda İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesinin üçte ikisinden fazlasını sınırlandırması karşılığında Tahran’a uygulanan ekonomik yaptırımların hafifletilmesi ve kaldırılması öngörülüyordu.
Anlaşmada, İran’a yönelik yaptırımların kademeli olarak kaldırılmasını düzenleyen hükümler de bulunuyordu.
ArabicPost’un aktardığına göre anlaşma, İran’ın nükleer tesislerini uluslararası denetime açması ve nükleer nitelikli füze geliştirmesine ilişkin yükümlülükler karşılığında silah ithalatı ve ihracatının önünü de açıyordu.
Bu sürecin sonunda Erakçi, yalnızca Dışişleri Bakanlığında görev yapan bir diplomat değil, İran’ın yakın tarihindeki en hassas dış politika müzakerelerine katılan başlıca isimlerden biri haline geldi.
Abbas Erakçi’nin müzakere anlayışı, İran ile ABD arasında Umman’ın arabuluculuğunda nükleer görüşmelerin yürütüldüğü 2025 yılında yeniden gündeme geldi.
Erakçi, söz konusu görüşmelerin devam ettiği dönemde Maskat Uluslararası Kitap Fuarı’na katılarak “Müzakere Gücü: Siyasi ve Diplomatik Müzakerelerin İlkeleri ve Kuralları” adlı kitabını imzaladı.
Kitabında müzakereyi yalnızca gerilimi azaltmanın bir yolu olarak değil, ulusal gücü artıran stratejik bir araç olarak ele alıyor.
Altı bölümden oluşan eserinde teorik yaklaşımlarla kişisel deneyimlerini bir araya getiriyor. Devlet yönetiminin hesaplarını, çarşıdaki pazarlık kültürüyle ilişkilendiriyor.
Erakçi, İran’ın müzakere yöntemini “çarşı pazarlığı” olarak tanımlıyor.
Bu anlayışın temelinde sabır, sürekli sorgulama ve en küçük ayrıntıların bile sonuna kadar tartışılması bulunuyor.
İran’ın 5+1 ülkeleriyle yürüttüğü nükleer müzakerelerde de bu yaklaşımın kullanıldığını anlatıyor.
ABD açısından bakıldığında ise İran’ın müzakere tarzı, uzun görüşmeler ve ayrıntılara ilişkin ısrarlı talepler nedeniyle zaman zaman hayal kırıklığıyla karşılandı.
Washington’daki değerlendirmelere göre Tahran, uzun pazarlık süreçlerini kullanarak zamanı ve esnekliği kendi lehine çevirmeyi, küçük kazanımları biriktirmeyi biliyordu.
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran hakkında söylediği şu sözler, bu anlayışı özetleyen ifadelerden biri olarak öne çıktı:
“Hiç savaş kazanmadılar ama hiçbir müzakereyi de kaybetmediler.”
Bu söz, İran’ın müzakere süreçlerini son sınırına kadar götürme, zamansal ve siyasi boşlukları değerlendirme ve sonuç alınamayan görüşmelerde bile koşulları yeniden şekillendirme yaklaşımına yönelik Amerikan değerlendirmelerini yansıtıyordu.
Erakçi, kitabında dolaylı müzakerelere de geniş yer ayırıyor.
Bu görüşme biçimini doğrudan müzakerelere göre daha yavaş ve karmaşık bulsa da taraflar arasındaki derin anlaşmazlıklar ve çatışan siyasi kimlikler nedeniyle zaman zaman zorunlu olduğunu kabul ediyor.
Dolaylı görüşmelerde taraflar aynı odada bir araya gelmiyor. İletişim, iki tarafın güven duyduğu üçüncü bir arabulucu aracılığıyla yürütülüyor.
Erakçi, Umman Sultanlığı’nın geçmişte bu rolü başarılı biçimde üstlendiğini belirtiyor.
Bununla birlikte yazılı mesajlar üzerinden yürütülen diplomasiye mesafeli yaklaşıyor.
Viyana’daki dolaylı görüşmelerin yorucu olduğunu belirterek şu ifadeyi kullanıyor:
“En iyi ihtimalle günde birden fazla mesaj alışverişi yapılamıyordu.”
Erakçi’nin yaklaşımında yüz yüze müzakereler önemli bir yer tutuyor. Doğrudan görüşmelerde beden dili, psikolojik etkileşim ve konuşmanın ritmi, yazılı mesajlarla aktarılamayan unsurlar arasında bulunuyor.
Erakçi ayrıca müzakerelerde “imanî öz” olarak tanımladığı bir unsurdan söz ediyor. Bu kavramla ideolojik inancı ve ulusal motivasyonu kastediyor.
İran’ın müzakere masasında etkili olmasını Batı’nın esnekliğine değil, yaptırımların ülkenin nükleer ve füze kapasitesini durduramamasına bağlıyor. İranlı bilim insanlarının uranyumu yüzde 20 oranında zenginleştirmesini de bu yaklaşımın örneklerinden biri olarak gösteriyor.
Erakçi’ye göre en iyi anlaşma, bütün taleplerin eksiksiz karşılanması değil, elde edilecek kazanımlarla ödenecek bedel arasında uygun bir denge kurulmasıdır.
Bu nedenle müzakere öncesinde siyasi ve psikolojik hazırlığa önem veriyor. Hedeflerin ulusal kimlik, çıkarlar ve tarafların konumlarına göre belirlenmesi gerektiğini savunuyor.
Gerçek ve ilan edilmiş kırmızı çizgilerin birbirinden ayrılması, karşı tarafın sınırlarının anlaşılması ve hangi konuların müzakereye açık olduğunun bilinmesi de yaklaşımının temel parçaları arasında yer alıyor.
Erakçi, başarılı bir müzakerecinin özellikleri arasında kontrollü milliyetçilik, bilimsel yetkinlik, özgüven ve duygularını yönetebilme becerisini sayıyor. İkna sanatını ise müzakerelerde kullanılan görünmez bir güç olarak değerlendiriyor.
Beden dilinde de kontrollü davranmayı tercih ediyor. Gülümseyen ve dışa dönük tavrıyla tanınan selefi Muhammed Cevad Zarif’in aksine, karşı tarafa erken bir işaret vermeyen ifadesiz bir yüz kullanıyor.
William Burns ile yaptığı görüşmelerden birinde, uranyum zenginleştirmenin ekonomik faydası olmadığı yönündeki eleştiriye ABD’nin Ay’a gitmek için harcadığı milyarlarca doları hatırlatarak karşılık verdi. Burns’ün Apollo programının Sovyetler Birliği karşısında sembolik önem taşıdığını kabul etmesi üzerine, İran’ın nükleer programının da benzer bir anlamı bulunduğunu savundu.
Erakçi, tehdidi müzakerelerin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Doğrudan çatışmanın daha tehlikeli hale geldiği durumlarda müzakereye başvurulduğunu belirtiyor. Ona göre kullanılan tehdidin gerektiğinde hayata geçirilmesi gerekiyor. Bunu samuray kılıcına ve Yemen hançerine benzetiyor.
2021 yılında Wall Street Journal, İranlı müzakerecilerin Amerikan heyetlerini zorlayan yaklaşımını sert ifadelerle değerlendirmişti.
Erakçi de uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin tamamen durdurulmasını kabul etmeyerek bu konunun müzakereye açık olmadığını savunan isimler arasında yer aldı.
İran ile İsrail arasında Haziran 2025’te yaşanan savaş, müzakere sürecinin askeri çatışmaya dönüşmesine neden oldu.
İsrail’in başlattığı ve ABD’nin İran’daki nükleer tesislere yönelik hava saldırılarıyla dahil olduğu çatışmalar 12 gün sürdü.
Askeri operasyonların durmasının ardından savaşın resmen sona erdiğine veya siyasi görüşmelerin yeniden başladığına ilişkin belirsizlik devam etti.
O dönemde Tahran’ın önünde iki seçenek bulunduğu değerlendiriliyordu. Bunlardan ilki, İran içinde yeni riskler ve komşu ülkelerle daha fazla gerilim doğurabilecek çatışma yolunu sürdürmekti. Diğeri ise tırmanmayı durdurabilecek bir anlaşma arayışına yönelmekti.
İran’ın geçmiş müzakere deneyimleri, baskı altında dahi görüşmeleri sürdürmeye çalışan bir diplomatik yaklaşımı ortaya koyuyordu.
Bu durum, Winston Churchill’e atfedilen “Başınız kaplanın ağzındayken onunla müzakere edemezsiniz” sözüyle karşılaştırılıyordu.
Buna karşın İran, güvenlik hesaplarıyla çarşı pazarlığı anlayışını birleştiren kendine özgü yöntemlerle tehlikeli dönemlerde de müzakere etmeye çalışıyordu.
Görüşmelerin yeniden başlaması halinde, ABD’li iş insanı ve Başkan Donald Trump’ın temsilcisi Steve Witkoff ile halı tüccarı bir aileden gelen Abbas Erakçi’nin müzakere masasında karşı karşıya gelmesi ihtimali de bu çerçevede değerlendiriliyordu.
Savaşın geçici olarak durduğu 2025 yazında müzakere kapısı tamamen kapanmamış, yalnızca koşulların yeniden şekillenmesini bekleyen belirsiz bir sürece girmişti.
Ancak 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik yeni saldırılarıyla başlayan savaş, bölgedeki askeri ve diplomatik dengeleri yeniden değiştirdi.
Erakçi, bu süreçte İran Dışişleri Bakanı olarak görevini sürdürdü. Anadolu Ajansının aktardığına göre 22 Eylül 2026’da New York’ta ABD Başkanı Donald Trump’ın temsilcileri Steve Witkoff ve Jared Kushner ile bir araya geldi. Görüşmede İran’ın Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına ilişkin koşulları ele alındı.
13 Ekim 2026’da ise Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi. İki bakan, bölgedeki gelişmeleri ve çatışmalara çözüm bulmaya yönelik diplomatik çabaları değerlendirdi.



