Haber En Son Olay Haber
Rize
Kapalı
weather
21°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Rize Haber Genel Ölmeyen Denizler ve Ölen Denizler: İki Farklı Hayatın Suyun Yüzeyinde Yansıması

Ölmeyen Denizler ve Ölen Denizler: İki Farklı Hayatın Suyun Yüzeyinde Yansıması

"Ölmeyen Deniz’ler ve Ölü Deniz’ler" adlı eser, denizlerin insan hayatındaki derin izlerini inceliyor. Ölmeyen denizler, yaşamın umudunu ve sonsuzluğunu temsil ederken; Ölü Deniz, zorlukları ve varoluşun sona ermesini simgeliyor. Bu zıtlık, doğanın karmaşasını ve insanın evrensel sorularını sorguluyor. Eser, okuyucuları derin düşüncelere yönlendiriyor.

KAYNAK: HABER MERKEZİ
Okunma Süresi: 5 dk

Ölüdeniz denince akla eskiden Fethiye’nin nadide kıyıları gelirdi. Şimdilerde ise akla Deniz Göktaş’ın son gösterisi geliyor “Ölü Deniz” denildiğinde.

Sahi, ne olunca ölüyor denizler?

Sisteme ayak uyduramayınca mı?

Dalgaları fazla kabarınca mı?

Varlıkları görmezden gelinemeyecek kadar yankı uyandırınca mı?

Deniz dediğimiz şey zaten çok tepkisel bir varlıktır aslına bakarsanız.

Deniz’lerin de tepkisiz kalmamalarının doğaları gereği olduğunu söylemek yanlış olmaz bu nedenle.

Türkiye’deki Ölüdeniz, bir lagün olması nedeniyle aşırı sakin ve dingin olmasından alır ölü adını.

Durumlar ne kadar fırtınalı olsa da oranın hep güvenli bir liman, Dünya’nın en sakin koylarından biri olmasından mütevellit ölü denmiştir. İsrail-Ürdün sınırındaki Ölü Deniz ise deniz seviyesinin altında olması ve aşırı tuzlu olmasıyla bilinir; teknik olarak bir göl olmasına rağmen o da deniz diye anılır.

O kadar tuzludur ki içinde hiçbir canlı yaşam barındırmaz.

Yüzmeye kalksanız kulaç atmak için kolunuzu kaldırdığınızda ters çevirebilir sizi, kendinizi sırtüstü yatar halde bulursunuz eğer yeterince deneyimli değilseniz.

Kaldırır yani; sizi de kaldırır, her gün değişen gündemi de kaldırır, troll ordusu gelse onu da kaldırır.

Ters kelepçe yapılsanız yine kaldırır mı, bence kaldırır.

Gücünü kendinden alır, kolay kolay mümkün olmaz onun doğasını bastırmak.  Denizler, Dünya’nın iklim sisteminin derin bir hafızası gibidir. Örneğin atmosferdeki değişimlere yavaş tepki verirler ama verdikleri tepki büyük ölçekli olur.

Küresel sıcaklığın artmasının denizlerde taşma, kıyıların sular altında kalması, akıntıların değişmesi gibi çeşitli sonuçları vardır. İnsanlar genellikle deniz seviyesinin yükselmesini sadece buzulların erimesine bağlasa da su ısındığında hacmi artar ve termal genleşme adı verilen durum nedeniyle denizlerdeki su seviyesi yükselir.

Yani bir okyanusun ortasında hiç buz erimese bile, su birkaç derece ısındığında daha fazla yer kaplar ve bu da deniz seviyesini yükseltir.

Deniz seviyesindeki birkaç santimetrelik artış bile fırtına dalgalarının daha içeri girmesine, gelgitlerin daha yüksek olmasına ve kıyı taşkınlarının sıklaşmasına neden olur.

Eskiden elli yılda bir yaşanan bir kıyı taşkınının bazı bölgelerde artık birkaç yılda bir yaşanması gibi.

Yani denizler küresel ısınmadan etkilenen pasif varlıklar değildir.

Atmosferden fazla ısının yaklaşık %90’ını emerek, iklim değişikliğinin etkilerini bir süre yavaşlatırlar.

Ancak bunun bedeli olarak ısınır, genleşir ve kimyasal yapıları değişir.

Bu değişiklikler zamanla kıyı taşkınlarından ekosistem kayıplarına ve hava olaylarının şiddetinde değişimlere kadar uzanan sonuçlar doğurabilir.

Bu nedenle iklim bilimciler okyanusları ve denizleri, iklim değişikliğinin hem en büyük tamponu hem de en güçlü göstergelerinden biri olarak görürler.

NEDEN DENİZLER BU KADAR ÖNEMLİ?

Dünya’daki her tür canlının ortak özelliği, sıvı suya bağımlı olmasıdır.

Su yalnızca canlıların içini dolduran bir madde değil, aynı zamanda kimyasal tepkimelerin de gerçekleştiği ortamdır.

Su, besin ve mineralleri taşır, gezegendeki sıcaklık değişimlerini dengeler ve karmaşık moleküllerin bir araya gelmesini kolaylaştırır.

Bilirsiniz belki, yaşamın yaklaşık 3,5 - 4 milyar yıl önce okyanuslarda ortaya çıktığını öne süren kuramlar vardır.

Hatta kimileri Tanrının olmayabileceğini, onca dini ritüele gerek olmadığını iddia eder. Öte yandan, yüzeyde deniz olmasa da yer altında suyun varlığı da bir gezegenin yaşam barındırması için güçlü bir olasılık teşkil eder. Örneğin Mars’ın derinlerinde hâlâ sıvı su bulunabileceği düşünülüyor.

Ayrıca Europa ve Enceladus gibi Güneş Sistemi’ndeki bazı buzlu uydularda yüzey tamamen donmuş olsa bile buzun altında dev okyanuslar olduğu tahmin ediliyor.

Bu okyanuslar, yaşam arayışında en umut verici yerler arasında görülürken bazı biliminsanları da çok daha farklı kimyaya sahip yaşam biçimlerinin mümkün olup olamayacağını tartışıyor.

Belki de yaşam için asıl önemli olan illa ki deniz değil, süreklilik ve değişime doğru tepki gösteren bir ortam olmasıdır.

Gerçi denizleri bu kadar kıymetli yapan asıl şey de bu koşulu çok iyi sağlıyor olmalarında zaten.  Gezegen ikliminin hafızası dediğimiz denizlerin doğadaki pek çok olayı nasıl kaydettiğini fark etmek için rüzgar esince oluşan dalgalara, Ay’ın etkisiyle meydana gelen gelgitlere, sıcaklık artışı ile yükselen deniz seviyesine ve depremlerle oluşan tsunamilere bakabiliriz. İçinde oturdukları suyun yavaş yavaş ısındığını fark etmeyen kurbağaların zıplayıp kaçabilmek yerine can çekişerek haşlanmasının aksine, denizler yavaş yavaş ısıtılan ortama sessizce uyum sağlıyor gibi görünseler de sabırlı bir gözlem, kayıt ve analiz sürecinin ardından sağlam tepki verirler.

Beklenmedik bir depremde her şeyin yerle bir olması yetmezmiş gibi kimi zaman bir de tsunamilerle afete katılan denizler, aslında felaketin faili değil, taşıyıcısıdır.

Uzun zamandır biriken gerilimin ve bastırılan enerjinin nihayetinde açığa çıkmasının kaçınılmaz bir sonucudur.  NEŞEMİZİ ÇALAMAZLAR Bu güzelim yaz aylarında, her şeye rağmen tüm neşemizi toplayarak, bütün yılın stresini denize akıtalım derken saçları görünmeyen ve bütün vücutlarını kaplayan siyah bir kıyafetle denizin içinden çıkan insanların görüntüsü bazen can sıksa da, neyse ki kendini garantiye almak isteyenler için sığ sular her zaman güvenli bir zemin sunuyor; onların Ölü Deniz’e ihtiyacı yok.

Depremler, ister jeolojik ister toplumsal olsun, ister su yavaş yavaş ısınsın ister küresel ısınma vursun; denizler var oldukça doğanın en samimi tepkisi her zaman vuku bulur. Ölü Deniz’ler olsa da biliyoruz ki Deniz’ler ölmez ve Deniz’ler iyi ki var!

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *