Haber En Son Olay Haber
Rize
Kapalı
weather
21°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Rize Haber Gündem Çok Eşitsizlik Sorunu Daha da Büyüyor!

Çok Eşitsizlik Sorunu Daha da Büyüyor!

Son veriler, toplumlar arasındaki ekonomik ve sosyal eşitsizliğin giderek arttığını gösteriyor. Bu durum, birçok alanda zorluklar yaratırken, özellikle düşük gelir gruplarını daha fazla etkiliyor. Uzmanlar, bu eşitsizliğin çözümü için kapsamlı politikaların uygulanması gerektiğini vurguluyor. Yükselen eşitsizlikler, toplumsal huzursuzluklara yol açabilir.

Okunma Süresi: 6 dk

Kadir Has Üniversitesi'nden Prof.

Dr.

Erinç Yeldan ile gerçekleştirdiğimiz röportajın ikinci bölümünde küresel krizin etkilerini konuştuk.

Yeldan, küresel ölçekte kapitalizmin ekolojik yıkımı, finansallaşma, çoklu eşitsizlik ve otoriterleşmeyle iç içe geçen bir kriz evresinde olduğunu belirtiyor.

Hegemonya kavgasının derinleştiği ve küresel dengelerin yeniden kurulduğu bu dönemde, emekçiler açısından nasıl bir dünya görüyorsunuz.

Kapitalist sistemin karşı karşıya olduğu temel kriz başlıkları neler?

Küresel ekonominin bir “geçiş evresi” içinde olduğunda hemen herkes hemfikir. “Geçiş dönemleri” her zaman iddialı tespitleri, yorumları, heyecan dolu paylaşımları çağrıştırıyor.

Burada, günümüz dün-yasının üç temel sorununun altını çizmek gerekir.

Birincisi, sürdürülemez bir sanayileşme rotasının ürünü olan fosil yakıta dayalı enerji kullanım kalıplarından kaynaklanan ve gezegenimizdeki tüm yaşam biçimlerini tehdit eden çoklu krizler.

Bunlara ek olarak, denetimsiz ve aşırı spekülatif küresel finans sektörünün aşırı genişlemesinin yol açtığı ekonomik kriz tehditleri de eklenmeli.

Finans dünyası, “reel ekonominin” söylemine karşı, Susan Strange’in o ünlü ifadesiyle, bir nevi “kumarhane kapitalizmi” mantığına dayatmıştır. İşgücü piyasalarının derin biçimde parçalanması ve insana yakışır işlerin giderek ortadan kalkması; eğitim, güvenlik ve sağlık gibi kamusal sosyal hizmetlerin erişilebilirliğinin aşınması; bunun sonucunda toplumsal dışlanma ve kutuplaşmanın artması; ayrıca jeopolitik ve küresel güvenlik krizlerinin açık çatışma risklerini yükseltmesi bu sürecin diğer boyutlarını oluşturuyor.

Prof.

Dr.

Erinç Yeldan Tüm bu olgular karşısında, Edgar Morin tarafından ortaya atılan ve yakınlarda Oxford Yılın Sözcüğüne layık görülen ünlü “çoklu kriz” kavramı ortaya çıktı.

Edgar Morin, bu kavramı birbirine bağlı ama her biri kendince bağımsız, küresel düzeyde etkileşim halindeki sosyoekonomik, ekolojik ve kültürel krizler bütününü ifade etmek için kullanıyordu.

Tek bir nedene indirgenemeyen bir krizler kümesi anlamına gelen bu kavram yüzyıla damgasını vuruyor. İkinci küresel nitelikli sorunlar kümesinin ise gelir dağılımının çok katmanlı kesişimselliğinden kaynaklanmakta olduğunu düşünüyorum.

Geleneksel iktisadın yaygın olarak kullandığı ortalama kategoriler aracılığıyla açıklanamayacak kadar derin eşitsizliklerle karşı karşıyayız.

Eşitsizlik biçimlerinin; toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf, etnik köken ve kuşaklar gibi unsurları kapsayan karmaşık bir nedensellik ağı içinde, çok çeşitli kaynaklardan beslendiği görülüyor.

Artık, Marx'ın Engels'in 19. yüzyılın sonlarında analiz ettiği, son derece net ve keskin çizgilerle ayrılan burjuvazi - ücretli emek ayırımından çok daha karmaşık biçimlere bürünen eşitsizlikler ile karşı karşıyayız.

Ben bu karmaşık toplumsal katmanlaşma ağını “çok-eşitsizlik” olarak adlandırmayı öneriyor ve analitik çalışmalarımda bunu temel kavramlardan biri olarak kullanmaya çabalıyorum.

DÜNYA KAYNAKLARI SAHTE KÂRLARA DAYANIYOR Söz konusu çoklu eşitsizliklerin ardında yatan en önemli dinamiklerin birisi de Türkiye bağlamında sıkça dile getirdiğimiz, “finansallaşma” olgusu.

Dünya kaynakları giderek spekülatif nitelikli, balonlardan köpüklerden oluşan sahte karlara dayanıyor.

Finansal gelirlere erişim giderek dar bir azınlığın elinde tekelleşiyor. Öyle ki, bugün birçok ülkede toplam gelirleri içerisinde sermayeden kaynaklanan gelirlerin giderek daraldığını ve sermaye gelirlerindeki yoğunlaşmanın giderek arttığını gözlemliyoruz.

Branko Milanovic bu konuda çok ilginç verileri bir araya getirmiş.

Ondan ödünç aldığım şekilde, “Yılda Kişi Başına 100$'dan Daha Az Sermaye Geliri Olan Hanehalklarının Toplam İçindeki Payı” diye bir göstergeyi burada paylaşmak istiyorum.

Sermaye gelirlerindeki yoğunlaşma tüm dünyada çok sert boyutlarda, Şili, Meksika, Hindistan gibi ülkelerde sermaye geliri bir yılda 100 doların altında olan hanelerin payı %95’in üstünde.

Türkiye için bu veriyi bulamadım ama Türkiye de bir “Latin Amerika tipi ekonomi” olarak Şili, Brezilya, Kolombiya gibi ülkelere yakın olduğunu sanıyorum. ÜÇÜNCÜ TEMEL SORUN NEDİR?

Türkiye’de BirGün okuyucuları için hiç de uzak olmayan bir konu: otoriterleşme eğilimlerinin güçlenmesi, demokratik kurumların zayıflatılması.

Bu durum, artan toplumsal kutuplaşma ile bireylerin demokratik süreçlere duyduğu güvenin azalması ve katılım konusundaki isteksizliklerinin artması şeklinde de kendini göstermekte.

Demokratik normlardaki aşınmanın çeşitli kaynaklardan beslendiği ileri sürülebilir: artan eşitsizlik sanayisizleşmenin derinleşmesi, finansal bağımlılığın yoğunlaşması, tarım-sanayi-teknoloji bağlantılarındaki kopmalar ve işgücü piyasalarındaki parçalanmalar...

Bu ekonomik nedenlerin yanı sıra, hakikat-sonrası diye tercüme edebileceğimiz, gene bir Oxford Yılın Sözcüğü, “post-truth” dinamikleriyle şekillenen Instagram-dünyası, çarpık ve yoz sosyal media ortamı, kimlik krizleri, elitlere yönelik artan öfke, kitlesel yalnızlık ve dogmatik inançlar gibi kültürel etkenlerin de süreci tamamladığını söylemeliyiz.

Son olarak geçiş dönemlerinde otoriterliğin yükselişi tespitinin tarihsel olarak iyi bilinen bir olgu olduğunu vurgulayalım. Örneğin Arendt’in klasik eseri Totalitarizmin Kaynakları ya da Schumpeter’in “yaratıcı yıkım” anlatıları, geçiş dönemlerinin yıkıcı otoriter çerçevesinde incelenmişti.

Peki, Türkiye için neler önerebilirsiniz?

Gerek yurt içi kısıtlar, gerekse küresel ekonominin koşulları ülkemizin bağımsız, özgün ve yaratıcı yeni kalkınma stratejileri kurgulama olanaklarını kısıtlıyor.

Hatta öyle söyleyebilirim ki, değil “uygulama”, alternatifleri “düşünmek” dahi neredeyse yasaklanmış durumda.

Küresel kapitalizmin, daha doğrusu uluslararası finans şebekesinin ve çok uluslu tekellerin karlılığını, çıkarlarını, idari kararlarını olumsuz etkilemesi muhtemel bir adım anında sermaye çıkışlarıyla cezalandırılabiliyor.

Sermayenin çıkış riski, finansal akımların ters dönmesi tehdidi bir cezalandırma unsuru olarak sürekli tepemizde duruyor.

Dolayısıyla gerçekçi olarak, ama sistemin sınırlarını zorlayarak, kendimizi sistemin koşullandırmalarıyla sansürlenmesine müsaade etmeden adım adım aykırı düşünmeye başlamalıyız, aykırı düşünmekten yılmamalıyız.

Bu anlayış çerçevesinde, ilk adımda kamu yatırımları önceliğinde tarımda ve yeşil sanayilere öncelik veren ve coğrafi olarak da Ankara'nın doğusuna üretimi, istihdamı, kredi arzını ve sosyal altyapıyı taşıyacak bir bölgesel planlama stratejisini yaratmak gerekiyor.

Bu yatırım hamlesi aynı zamanda “yeşil sanayi ve yeşil tarım” yanında enerjide de sürdürülebilir kaynaklara dayanan tasarımlarla beslenmeli.

Gene bu yatırım hamlesinin finansmanının kısa dönemde mali yükleri yüksek gelir gruplarına yönelik servet vergisi benzeri ek vergilerle ya da karbon üzerine konulacak yeşil vergilerle ve imar rantlarının, finansal spekülatif işlemlerin üzerine konulacak ek vergilerle sağlanması öngörülebilir.

Bunun yanında işgücü piyasalarımızdaki parçalanmanın, tıkanıklıkların aşılması ve formel, “insan onuruna yakışır iş” düzenlemelerinin sağlanması gerekli. Ve elbette, hukukun üstünlüğü, liyakata dayalı yönetim ve demokrasi.

Olmazsa, olmaz biçimindeki önceliklerimiz.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *