MevzuRize Gündem Deniz Kimin? Karadeniz’de kafes balıkçılığı ve geçim mücadelesi

Deniz Kimin? Karadeniz’de kafes balıkçılığı ve geçim mücadelesi

Bağımsız ya da aile emeğine dayalı üretim olanakları daralan küçük balıkçıların bir bölümü başka sektörlerde veya büyüyen yetiştiricilik sektöründe ücretli işçiye dönüşebiliyor. Bir tarafta sermaye yoğun, ihracata dönük yeni bir sektör büyürken, diğer tarafta küçük balıkçılığın maddi koşulları aşınıyor ve yeni işçileşme süreçleri ortaya çıkıyor. Deniz kafeslerinde çalışan işçiler açısındxan ise ciddi işçi sağlığı ve güvenliği riskleri bulunuyor.

Haberleri
Okunma Süresi: 6 dk

Umut Ulukan / Birgün Gazetesi

Son günlerde Rize’nin Pazar ilçesine bağlı Balıkçı Köyü’nde (Zelek) kadın balıkçıların kafes balıkçılığına karşı sürdürdüğü direniş kamuoyunun gündeminde. Aylardır limanda nöbet tutan kadınlar geçim alanlarını ve denizi korumaya çalışıyorlar.

“Bu yaştan sonra insanlar memleket mi değiştirsin? Başka iş mi arasın? Ocaklarımız nasıl tütecek?”* Direnişteki kadın balıkçılardan Hülya Kuru’nun bu sorusu aslında Karadeniz’de yaşanan büyük dönüşümü birkaç cümlede özetliyor.

Zelek’te yaşananları yalnızca kafes balıkçılığına yönelik yerel bir çevre protestosu olarak görürsek, meselenin önemli bir bölümünü kaçırırız. Çünkü burada tartışılan yalnızca denizin kirlenip kirlenmeyeceği değildir. Asıl soru şudur: Denizi kim, ne için kullanacak ve denizden elde edilen zenginlik kimler arasında nasıl paylaşılacak?

Bu sorunun arkasında Türkiye balıkçılığında son yirmi beş yılda yaşanan büyük bir dönüşüm var. Denizlerden avlanan balık miktarı uzun bir süredir dalgalı ve azalan bir seyir izlerken, su ürünleri yetiştiriciliği olağanüstü hızla büyüyor. 2000 yılında yaklaşık 79 bin ton olan yetiştiricilik üretimi 2025’te 626 bin tonu aştı. Bugün bu üretimin yaklaşık yüzde 70’i denizlerde gerçekleştiriliyor, yani büyümenin asıl motorunu büyük ölçüde denizlerdeki kafes yetiştiriciliği oluşturuyor. Deniz yetiştiriciliği son on yılda yaklaşık on kat artarak  440 bin tona ulaştı.

Bu büyümenin yeni merkezlerinden biri de Karadeniz. Bölgede deniz yetiştiriciliği, son 7 yılda 13 bin tondan 80 bin tonun üzerine çıktı. Bu üretimin neredeyse tamamını Türk somonu oluşturuyor. Biyolojik olarak gökkuşağı alabalığı olan ancak deniz kafeslerinde büyütülerek bu adla küresel pazara sunulan balığın üretimi son dokuz yılda yaklaşık 16 kat artarak 75 bin tona ulaştı. Bu hızlı dönüşüm “mavi büyüme” ya da “mavi ekonomi” kavramlarıyla ifade ediliyor. En basit haliyle mavi büyüme, denizlerin ve kıyıların ekonomik büyüme, yatırım ve istihdam için daha yoğun biçimde değerlendirilmesini öngören bir yaklaşım. Su ürünleri yetiştiriciliği de bu yaklaşımın temel sektörlerinden biri olarak görülüyor. Karadeniz’in yetiştiricilik “potansiyelinin” değerlendirilmesi, üretimin ve ihracatın artırılması, Türk somonunun küresel bir markaya dönüştürülmesi bu çerçevede bir başarı hikâyesi olarak sunuluyor.

Fakat denize yalnızca değerlendirilmeyi bekleyen ekonomik bir potansiyel olarak bakıldığında önemli bir gerçek gözden kaçıyor: Deniz boş bir mekân değildir. Balıkların ve diğer canlıların yaşam alanı, karmaşık bir ekosistem ve aynı zamanda kıyı topluluklarının geçim alanıdır.

Zelek’teki çatışmanın anlamı tam da burada ortaya çıkıyor. Burada yaşayan balıkçıların geçimi denize bağlı. Üstelik Rize-Artvin Havalimanı nedeniyle avlanabilecek alanlarının zaten daraldığını söylüyorlar. Şimdi aynı deniz alanında 12 bin tonluk üretim kapasitesine sahip bir kafes balıkçılığı projesiyle karşı karşıyalar.

Dolayısıyla karşı karşıya gelen yalnızca iki farklı “balıkçılık yöntemi” değil. Bir tarafta küçük tekneler, hane emeği, yerel bilgi ve ortak kullanılan avlanma alanları üzerinde yükselen kıyı balıkçılığı; diğer tarafta ise denizin belirli bölümlerinin kafeslere tahsis edildiği, yüksek sermaye yatırımı, endüstriyel yem, işleme tesisleri, ücretli emek ve ihracat zincirleri etrafında örgütlenen endüstriyel yetiştiricilik var.

Balıkçıların sözleri* de bu karşıtlığı ortaya koyuyor. Vildan Tafralı, bir şirket daha fazla kazanacak diye insanların ekmeğiyle oynanmamasını istiyor. Sibel Kanbay ise yıllar sonra köyüne dönüp kayık ve ruhsat aldığını, eşi ve çocuğuyla balıkçılık yapmak istediğini anlatıyor. Bu sözler yalnızca bugünkü gelir kaybını değil, kıyıda kimin kalabileceğini ve gelecek kuşakların hangi koşullarda yaşayabileceğini de içeriyor.

Bugün Rize’de yaşananları tekil bir olay olarak görmemek gerekir. Karadeniz’de kafes balıkçılığına yönelik toplumsal itirazların daha uzun bir geçmişi var. Daha 2017’de Sinop’un Gerze ilçesi ile Samsun’un Yakakent ilçesi arasındaki kıyı kuşağında planlanan kafeslere karşı balıkçılar, kooperatifler ve bölge halkı harekete geçmiş; Gerze’de “Gerze’yi kafese koyamazsınız” sloganıyla protestolar düzenlenmişti. Sonraki yıllarda Artvin’in Hopa ve Arhavi ilçelerinde de benzer itirazlar ortaya çıktı.

Benzer itirazların Karadeniz’in farklı kıyılarında yeniden ortaya çıkması tesadüf değildir. Bunlar birbirinden kopuk birkaç yerel çevre protestosu değil, endüstriyel su ürünleri yetiştiriciliğinin Karadeniz boyunca yayılmasının ve denizin giderek yeni bir sermaye birikim alanına dönüşmesinin yarattığı toplumsal gerilimlerin farklı görünümleridir.

Üstelik dönüşümün emek açısından başka bir yüzü daha var. Bağımsız ya da aile emeğine dayalı üretim olanakları daralan küçük balıkçıların bir bölümü başka sektörlerde veya büyüyen yetiştiricilik sektöründe ücretli işçiye dönüşebiliyor. Bir tarafta sermaye yoğun, ihracata dönük yeni bir sektör büyürken, diğer tarafta küçük balıkçılığın maddi koşulları aşınıyor ve yeni işçileşme süreçleri ortaya çıkıyor. Deniz kafeslerinde çalışan işçiler açısından ise dalış, ağ bakımı, ağır yük kaldırma ve kötü hava koşullarında çalışma gibi ciddi işçi sağlığı ve güvenliği riskleri bulunuyor.

Bu nedenle “mavi büyüme” denilen sürece yalnızca kaç ton balık üretildiği ya da kaç milyon dolarlık ihracat yapıldığı üzerinden bakılamaz. Büyümenin kazananlarının yanında kaybedenlerini, yaratılan ekonomik değerin yanında yok ettiği geçim biçimlerini ve dönüştürdüğü ekolojik ilişkileri de hesaba katmak gerekir.

Zelek’te kadınların “Ocaklarımızı söndürmeyin” diye seslenmesi bu nedenle çok şey anlatıyor. Burada savunulan yalnızca bir gelir kaynağı değil, bir geçim biçimi, bir çalışma biçimi, bir yaşam alanı ve denizle kurulmuş toplumsal ve ekolojik bir ilişkidir. Karadeniz’in geleceği hakkındaki asıl soru da kaç kafes kurulacağı değil, denizin kullanımına kimin karar vereceğidir.

Rize’de ve Karadeniz’in diğer kıyılarında yükselen itirazlara yalnızca bir çevre sorunu ya da balıkçılığın kendi içindeki sektörel bir anlaşmazlık olarak bakmak, bu nedenle yeterli değildir. Burada değişen, yalnızca denizin nasıl kullanılacağı değil, insanların nasıl geçineceği, kimin üretici olarak kalabileceği, kimin üretim olanaklarını kaybedeceği ve yarının işçilerinin hangi koşullarda çalışacağıdır.

Belki de çalışma ve toplum üzerine düşünenlerin artık bakışlarını fabrikanın, ofisin ve klasik ücretli istihdam ilişkilerinin biraz ötesine çevirmelerinin zamanı gelmiştir. Çünkü emek rejimleri yalnızca işyerlerinde kurulmaz, bazen bir tarlada, bazen bir kıyıda, bazen de kıyıdan birkaç yüz metre açıkta, denizin üzerinde yeniden şekillenir.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *

Haberlerimizi Google’da Takip Edin

Gelişmelerden anında haberdar olun.

Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin