BirCHP toplantısında yaşanan olaylar dikkat çekici bir tartışma ortamı oluşturdu. Olayların merkezinde, toplantıya çağırılan figüranlar yer aldı. Muhabir Ebru Çelik, bu figüranlardan biriyle yaptığı görüşmeyi aktardı. Bahsedilen kadın, ev kadını olup çalışmamaktaydı; çocuğunun eğitimi için mücadele veriyordu. Öğretmen olarak ataması yapılmayan bir eğitimciydi. Kadın, emekli olan eşinin desteğiyle hayatlarını sürdürme çabası içindeydi. Toplantıdaki katılımcıların çoğunluğu işsizlik ve belirsizlikle karşı karşıyaydı. Günlük 950 liraya çalışmak zorunda kalan kişiler, etkinlikte sadece görsel bir kalabalık oluşturmaya hizmet ediyordu. Bu durum, siyasetin doğasına dair çarpıcı bir eleştiri sunuyor.
Figüran Demokrasisi ve Kılıçdaroğlu
Toplantının yapıldığı salonu sarmalayan atmosfer, Ercan Kesal’ın “Nasipse Adayız” filmiyle benzer bir kara mizahı andırıyordu. Etkinliğin ambiyansı, Gürsel Tekin’in eleştirileri eşliğinde Kılıçdaroğlu’nun sahneye girişiyle bir karambola dönüştü. Önceki günvidaların sosyal medya üzerinden yayılması, toplantının sahte bir kalabalık tarafından icra edildiğini gösteriyordu. Bu bağlamda, figüran olarak toplantıya katılan kişilerin çoğu, siyasi temsili simgeleyen birer objeden ibaret hale gelmişti. Sosyal medyada yayılan görüntüler, katılımın zorunlu bir izlenim yaratmaya yönelik olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Söz konusu kalabalığın, siyasetçilerin sahne performanslarını süsleyen birer figüran olmaktan öteye geçemediği aşikârdı.
Seyirci Demokrasisi Kavramı
Yazar ve siyaset felsefecisi Bernard Manin, seyirci demokrasisi kavramını geliştirerek toplumun nasıl pasif bir izleyici haline geldiğini analiz ediyor. Bu yeni siyasal peyzajda seçmenler, partilerin sunduğu görünümler üzerinden neyin gerçek olduğu konusunda yanıltılıyor. Seçmenlerin aidiyeti zayıfladıkça, toplumsal grupların müzakereleri veya rekabeti yerini sahne performansları üzerinden gelen bir kamusal izleyici kitlesine bırakıyor. Bu dönüşümde ise siyaset, tüm toplumsal kesimleri temsil eden partiler yerine belirli liderlerin kişisel imajları etrafında şekilleniyor. Ne yazık ki bu durum, siyasal katılımı daha da daraltarak, bireyleri aktif bir seçmen olmaktan ziyade yalnızca pasif takipçiler haline getiriyor.
Siyasi Katılımın Değeri
Siyasi katılım, sadece partilerin meşruiyetini pekiştiren birer araç haline dönüştü. Bu durum, sadece seçimlerde seçmenlerin aktif bir rol almadığı, aynı zamanda seçim süreçlerinin kontrollü ve profesyonel bir şekilde yönetilmesi anlamına geliyor. O nedenle, Türkiye’nin siyasal sisteminin dışındaki unsurlar, Batı merkezli literatür ile açıklanamaz hale geliyor. Hızlı bir otoriterleşmenin yaratmış olduğu konjonktür, kişisel ve toplumsal kimliklerin seyreltildiği bir yapıya dönüşüyor. Bu durum, Türkiye’deki seyirci demokrasisi anlayışının da sorgulanmasına yol açmıştır. Seçimlere katılımın, çoğu kez belirli kesimlerin rızasına yaslanarak sağlandığı bir iklimde, toplumun genel rızasını elde etmenin alışılmış yolları geçerliliğini yitiriyor.
Seçimlerin Siyasi Stratejisi
Bu bağlamda, muhalefetin içinde bulunduğu durum ve seçim süreçlerinin nasıl işlediği birer stratejik kalkan haline geliyor. Seçim, toplumun dikkate alınmayan kesimlerinden işbirliği devşirmenin yanı sıra, muhalefeti sistem içindeki alanını daraltma çabası da barındırıyor. Ancak bu yapılanmanın da bir sınırı vardır; eleştirinin bir miktar serbest olması sağlanırken, düzeni tehdit edebilecek toplumsal mobilizasyonlara karşı önlemler alınmaktadır. Bu koşullar altında, öne çıkan eleştiriler bile siyasi anlamda kayda değer bir tepki yaratamıyor. Bu dönemde, Kılıçdaroğlu gibi figüran demokrasisinin başat figürleri, karşılarındaki eleştirilerden nasıl etkileneceklerine dair endişeleri gündemlerinde tutuyorlar.
Yeni Bir Siyasi Dönüşüm İhtiyacı
Sonuç olarak, “seyirci demokrasisi” olarak adlandırılan bu sürecin gerçek bir dönüşüm altında olduğunu söylemek mümkün. Eski yöntemlerle gerçekleştirilmek istenilen kampanyalar, halkın artan katılım isteğiyle birleştiğinde yeni bir anlam kazanıyor. Gazetecilerin bu dönüşüme dahil edilmesi, sadece yeni bir söylem ortaya atmakla kalmayacak; aynı zamanda halkın katılımını artıracak etkili bir yöntem de olabilir. Toplumda bu dönüşümü destekleyecek bir temel gücün varlığı, değişimin hız kazanmasının ve eski bürokratik yapının aşılmasının önünü açıyor. Ancak bunu gerçekleştirebilmek için, sadece eski figürleri değil, aynı zamanda halkın seslerini duyan ve onlara yer veren bir yapının ortaya konması gerekiyor.