MevzuRize Gündem Sosyal Demokrasinin Dönüşüm Süreci: Yeni Bir Başlangıç mı?

Sosyal Demokrasinin Dönüşüm Süreci: Yeni Bir Başlangıç mı?

Sosyal demokrasinin sonu

Okunma Süresi: 13 dk

Jon TRICKETT Yuvam dediğim eski Yorkshire kömür havzasında birbirine kümelenmiş yirmi üç küçük kasaba ve köy var.

Onları otuz yıldır parlamentoda temsil ediyorum. 1918’den bu yana İşçi Partisi’ne (Labour) oy veriyorlar.

Bugünlerde havaya hayal kırıklığı ve öfke hâkim; toplumsal bağlar yıpranıyor, günah keçileri aranıyor.

Bir zamanlar ne istediğini bilen bu toplulukta şimdi yön duygusu kaybolmuş, kuralsızlık egemen olmuş durumda. İnsanlar Reform Partisi’ne yöneliyor.

Bu, Avrupa’nın her yerinde karşımıza çıkan tanıdık bir hikâye; ancak benim penceremden bakıldığında biraz farklı görünüyor.

Başlıca sorumlular kuşkusuz büyük tarihsel güçlerdi: Sanayisizleşme, daha yüksek kârların peşindeki sermayenin başka yerlere kaçması ve geride geçmişteki yağmanın enkazından başka bir şey bırakmaması, bu topluluklarda terk edilmişlik duygusuyla yaşandı.

Zafer geleceğin değil, geçmişin simgesine dönüştüğünde zaman algısı bile değişti.

Elbette Thatcher’dan Blair’e uzanan kendi kötü adamlarımız da vardı.

Ancak bu iki bildik boyutun, yani kişisel olanla kişisel olmayanın arasında, daha az dikkat çeken başka bir unsur bulunuyor. İdeoloji de bu hikâyenin bir parçası; üstelik yalnızca sağın ideolojisi olarak neoliberalizm değil.

Sosyal demokrasinin bugünkü krizi, 1970’lerin sonlarına doğru tarihsel projesinin çökmesi ve yerine yeni bir proje koyamaması üzerinden anlatılabilir.

Bu düşünsel başarısızlığın siyasi sonuçları, Andy Burnham hükümetinin karşı karşıya olduğu başlıca sorunlar arasında.

Burnham, Kuzey’deki ve ötesindeki işçi sınıfı topluluklarının sesi olarak hâkim mutabakattan en azından kısmen kopmuş görünüyor.

Ancak solun da mevcut sorunlarımızın derinliğini ve bunların zorunlu kıldığı köklü siyasi-ekonomik yeniden yapılanmayı kabul etmesi gerekiyor.

Burnham’ın liderliğinin İşçi Partisi’ni nereye götüreceğini söylemek için henüz çok erken.

Fakat açık olan şu: İşçi Partisi içindeki sosyal demokrasi artık tükenmiş durumda.

Onun yerini, partinin kuruluş amacından çok uzak yeni bir merkez sağ revizyonist siyaset aldı.

SOSYALİZM VE BÜYÜME Bu noktaya nasıl geldik?

Temel savım şu: İşçi Partisi uzun süre sosyalistler ile sosyal demokratlar arasında bölündü.

Sosyalist kampta yer alan bizler, iyi bir toplumun kapitalizmin ortadan kaldırılmasını gerektirdiğini her zaman savunduk.

Sosyal demokratlar ise eşitlik arayışını benimsemekle birlikte, güçlü ve yeniden dağıtımcı bir refah devleti tarafından yönetilip dizginlendiği sürece kapitalizmin arzulanan sonuçları verebileceğini ileri sürdüler. 1950’lerde bütün açıklığıyla ortaya çıkan bu ayrışmayı önemli bir tarihsel bağlam şekillendirmişti.

Sihirli bileşen, belirli türden bir ekonomik büyümeydi: Büyük bir sanayi işgücünün ürettiği yüksek kapitalist kârlar ve sistemin ayakta kalabilmesi için bu işgücünün beslenip giydirilmesi zorunluluğu.

Patronlar, memnun işçilere ihtiyaç duyduklarını fark etmişlerdi.

Yirminci yüzyılın ortasına özgü bu koşullarda sosyal demokrasi, kapitalizmi yönetme stratejisi olarak anlamlı bir seçenekti.

Tam istihdam ve kamu hizmetleri biçimindeki yüksek bir toplumsal ücret aracılığıyla, 1930’ların yoksulluğunun yerini işçi sınıfının onurunun almasını vaat ediyordu.

Ancak kârlar daralınca, verimlilik durgunlaşıp işler ortadan kalkmaya başlayınca sınıf uzlaşması çözüldü.

O andan itibaren yüzyıl ortasının sosyal demokrasisi sona ermişti.

Toplumsal eşitlik ile kapitalist kârlar, devletin rehberliğinde el ele yürümeyi bıraktı. İyi yaşam tahayyülünü ayakta tutacak istikrarlı işler ve ekonomik büyüme olmayınca, Yorkshire kömür havzalarında kapı kapı oy isteyenlerin seçmenlere sunabileceği şeyler giderek azaldı.

Burnham’ın devraldığı krizin kökenleri hakkında hâlâ anlatılması gereken hikâye budur.

SINIFSIZ TOPLUM İşçi Partisi 1918’de sosyalizme açıkça bağlılığını ilan etti.

O dönemin farklı hizipleri, kapitalizmin Birinci Dünya Savaşı’nın siperlerine çarpıp parçalanmış, silindir şapkalar ve emperyal özgüven çağından kalma ölü bir on dokuzuncu yüzyıl yaratığı olduğu konusunda hemfikirdi.

Sidney ve Beatrice Webb, “ortak yarar için artı değer” yaratmak üzere “sanayinin demokratik denetimini” öneren 1918 tarihli parti programını, İşçi Partisi ve Yeni Sosyal Düzen’i birlikte kaleme aldılar. 1937’ye gelindiğinde Clement Attlee’nin tutumu açıktı: “Sosyalistler, toplumun ayrıcalıklı bir sınıfın tahakkümünden alınıp başka bir sınıfın tahakkümüne verilmesini önermezler.

Sınıf ayrımlarını bütünüyle ortadan kaldırmayı amaçlarlar.

Sınıfların ortadan kaldırılması, sosyalist toplum anlayışının temelidir.” 1945’te iktidara gelen Attlee, sınıflı toplumu ortadan kaldırmadı.

Yine de 1918’in pek çok ideali, kamulaştırmalara girişen ve serveti yeniden dağıtan, konuttan sağlığa kadar yeni bir düzen vaat eden savaş sonrası İşçi Partisi hükümeti tarafından ileri taşındı.

Bu durum 1950’lerin başında düşünsel bir belirsizlik yarattı.

Sonunda yanıtının hayır olduğuna karar veren G.D.H. Cole, “Bu sosyalizm mi?” diye soruyordu.

Cole, devlet yöneticilerinden oluşan yeni bir kastın kapitalizmi idare etmekle yetindiğinden, işçilerin ise kendilerine yabancılaşmış bürokratların denetimi altında kalmayı sürdürdüğünden kaygılıydı.

Aynı dönemde Aneurin Bevan, sınıfların ortadan kaldırılmasının özgürlüğün gelişi anlamına gelmesi gerektiğini; böylece işçilerin bir makinenin dişlileri olmaktan çıkıp kendi hayatlarının kurucularına dönüşeceğini yazdı.

Sosyalizmin vaadi demokratik denetimdi.

Sosyal demokratlar ise o sırada sosyalizmi yeniden tanımlamakla meşguldü.

Anthony Crosland, 1956’da yayımlanan Sosyalizmin Geleceği adlı eserinde, geleneksel sosyalistlerin ekonomiyi denetlemeye odaklanmasının daha mutlu bir kamusal alan yaratmak için artık ne gerekli ne de verimli olduğunu savundu.

Onun “sınıfsız toplum” dediği şey; yeniden dağıtım, sanayinin devletçe düzenlenmesi, güçlü sendikalar ve Britanya’nın özel okullar gibi eski sınıf kurumlarını zayıflatacak toplumsal değişimler yoluyla kurulabilirdi.

Kapitalist refah devlet tarafından yönlendirildiğinde, eşitlikçi bir toplumda herkes için iyi bir yaşama ulaşılabilirdi.

Dolayısıyla sosyal demokrasi, ekonomik ve toplumsal eşitlik uğruna hem devlet gücünün hem de kapitalist sömürünün belirli sınırlar içinde kabul edilmesi anlamına geliyor; toplumsal yaşam üzerinde toplumsal denetim talebinin yerini bu yaklaşım alıyordu.

John Maynard Keynes, açlık yıllarıyla özdeşleşen 1930’larda, sosyal demokrat devletin yeniden dağıtım yapabilmesi için önce kapitalist refahın yeniden tesis edilmesi gerektiğini ileri sürmüştü. 1950’ler ve 1960’larda tam da bu gerçekleşti.

Crosland, kapitalist büyümenin süreceğini hararetle savundu.

Umutlarının ön koşulu buydu.

DARBE 1970’lerin başına gelindiğinde Crosland bu projenin tehlikede olduğunu biliyordu.

Fabian Derneğinde verdiği Sosyal Demokrat Bir Britanya başlıklı hayli açık sözlü konferansta hem Yeni Sol’un yabancılaşma ve özgürlük söylemine hem de çevrecilerin büyümeye yönelik kuşkularına karşı çıktı.

Her iki yaklaşımın da sosyal demokrasinin dayandığı bürokratik devlet gücü ile kapitalist genişleme sentezine meydan okuduğunu kabul ediyordu. Üstelik daha büyük sorunlar da beliriyordu: 1973’te petrol fiyatlarının dört katına çıkmasının ardından, kolay büyümeyi besleyen ucuz enerji yılları geçici bir sapma gibi görünmeye başlamıştı.

Bundan sonra İşçi Partisi’nin sosyal demokratları zaman zaman yine Crosland gibi konuştular. 1990’ların başında İşçi Partisi lideri John Smith’le ilk karşılaşmamızda ofisime gelerek şöyle dedi: “Biliyor musun Jon, hizmetlerimizin kime ait olduğu önemli değil; asıl mesele halkımıza yüksek kalitede hizmet verip vermedikleri.” Aynı fikirde değildim—benim sosyalizmim, kapitalistlere bel bağlamak yerine hizmetler üzerinde demokratik denetimi tercih ediyordu—ve çok sert bir tartışma yaşadık.

Fakat o meşhur gülümsemelerinden biri yüzüne yerleştiğinde, gerçek bir eşitlik arzusuyla hareket ettiğini biliyordum.

Zenginleri vergilendirerek serveti yeniden dağıtma yönündeki temel bağlılığını ortaya koyan 1992 tarihli gölge bütçesi de bunu kanıtlıyordu.

Tony Blair ise bambaşkaydı ve İşçi Partisi’nin eski sosyal demokratları bunun farkındaydı. 1983’ten 1992’ye kadar partinin genel başkan yardımcılığını yapan Roy Hattersley, İşçi Partisi’nin eski sağ kanadından geliyordu.

Eşitlik arayışındaki ısrarını sürdüren Hattersley, ikinci seçim zaferinin ardından Blair’e sert biçimde yüklendi.

BBC’ye, “Felsefemizi tanımlayan politikalar başbakan tarafından birer birer reddedildi” dedi.

Ardından, İşçi Partisi içindeki “meşru felsefeyi deviren darbeye karşı ayaklanabileceğimizi” savundu.

Ancak sosyal demokratlar kendi yenilgilerini açıklamakta son derece yetersiz kaldılar.

Sanayisizleşme ve şişen varlık fiyatları, kapitalist büyümeyi giderek Londra ve çevresinde yoğunlaşan dar, finansallaşmış bir ekonomiye bağlamıştı.

Britanya kapitalizmi artık bir zamanlar ocaklarını harlayan kasaba ve köylerdeki istikrarlı hayatları sürdürmekle ilgilenmiyordu.

Yeni İşçi Partisi (New Labour) bu yeni duruma verilmiş bir yanıttı.

Mutlak eşitlik ve sınıfsız toplum arayışını adım adım ve sinsice terk ederek, Londra Finans Merkezinin kârlarından çocuk yoksulluğuna karşı sınırlı müdahaleler için pay aktarılmasına dayanan “fırsat eşitliği” anlayışına yöneldi. İşçi Partisi sağının eski düşünürlerinden biri tarafından küçümseyici bir ifade olarak türetilen “meritokrasi”, artık bir övgü sözcüğüne dönüşmüştü.

Herkes toplumsal merdiveni tırmanabilirse, İşçi Partisi eşitlikçi ilkelerini gerçekleştirmiş sayılacaktı.

Sosyal demokratların daha önce denetimi eşitlikle takas etmesinin ardından bu, sosyalizmin bir kez daha yeniden tanımlanmasıydı. İşçi Partisi’nin eski sağı endüstriyel refahı yüceltip sosyalizmi kendi tahayyülüne göre yeniden biçimlendirirken, Yeni İşçi Partisi sağı finans çağına uygun bir “ilerici” siyaset markası arıyordu.

DURGUNLUK Bununla birlikte, Crosland ile Yeni İşçi Partisi arasındaki ortak bağ, kapitalist büyümenin sol hedeflerin temeli olarak sürdürülmesiydi. 2008 mali krizinin ardından büyüme bütünüyle ortadan kalkınca onu yeniden tesis etmek saplantılı bir önceliğe dönüştü; yalnızca sosyal demokrat eşitlik değil, fırsat eşitliği de dâhil olmak üzere bütün toplumsal hedefler gözden kayboldu.

Hedef büyümeyse ve yakın dönemde bunu sağlayan finans kapitaliyse, uygulanabilir tek gündem finans kapitalini eski sağlığına kavuşturmaktı. 2008 krizi ile İşçi Partisi’nin 2010’daki seçim yenilgisi arasındaki dönemi Downing Sokağı’nda, Gordon Brown’ın Parlamento Özel Sekreteri olarak geçirdim.

Yenilgiye kadar bütün kabine toplantılarına katıldım.

Devlet, bankacılık sektörünü ve ekonominin geri kalanını istikrara kavuşturmak için büyük miktarlarda borçlandı.

Aslında bu, İşçi Partisi hükümetinin daha geniş toplumsal çıkarları korumak amacıyla piyasaya devasa ölçekte müdahale ettiği klasik bir sosyal demokrat an olmalıydı.

Fakat İşçi Partisi sağı, başbakanın kamu hizmetlerinde kesintiye gitmesi gerektiğini durmadan tekrarlıyordu.

Britanya finans sektörünün “ülkenin altın yumurtlayan tavuğu” olduğu iddiasını yutmuşlardı.

Böylece, daha fazla kurtarma paketi için kaynak yaratmayı amaçlayan kemer sıkma politikaları da dâhil, bu gündem hiç sorgulanmadı.

Brown hükümeti, finans kapitaline ve onun ekonomik ve toplumsal yapılarımız üzerindeki çarpıtıcı etkilerine yönelik yapısal eleştiriyi bütünüyle rafa kaldırdı.

Ed Miliband, 2010’da İşçi Partisi lideri seçildikten sonra beni aradı; üzgün olduğunu, ancak “kemer sıkma yolunda ilerlemeyi sürdüreceğiz” dedi.

Kemer sıkmanın büyümeyi engellediğini savunan Keynesçi görüşlere bir ölçüde alan açıldı.

Gölge Maliye Bakanı Ed Balls, Muhafazakârların kesintilerinin “fazla ileri, fazla hızlı” gittiğini söylemişti fakat finans kapitalinin hizmetinde alınan siyasi kararlara yönelik daha köklü eleştirilere pek yer yoktu.

Bu da bizi Starmer’ın İşçi Partisi hükümetinin güçlükle elde edilen GSYİH artışlarına bel bağladığı; Rachel Reeves’in yüzde sıfırın kıl payı üzerindeki büyüme rakamlarını kutlayıp ekonomi bir sonraki çeyrekte yeniden durgunluğa girdiğinde sessizliğe büründüğü günümüze getiriyor.

Odadaki fil şu: Britanya ekonomisi 2008’den bu yana kayda değer bir büyüme göstermedi.

Starmer’ın önerisi büyük ölçüde Muhafazakâr Partiyi beceriksiz bir yönetici, kendisini ise daha verimli bir yönetici olarak sunmaktan ibaretti.

Oysa aklı başında her analiz, Britanya kapitalizminin sorunlarının Downing Sokağı’ndaki personel meselesine indirgenemeyeceğini açıkça gösterir.

Lider seçilmesinden kısa süre sonra yaptığımız özel bir konuşmada Starmer bana, “Starmerizm diye bir şey yok ve asla da olmayacak” dedi.

Sosyal demokratların insanlara anlamlı ölçüde daha iyi bir hayat tahayyülü sunduğu Crosland günlerinden çok uzaklaştık; yine de bugünün tohumları hâlâ o geçmişte yatıyor.

POPÜLİST MEYDAN OKUMA İşçi Partisi’nde iktidar çevrelerinde geçen on yıllarım, 2008 sonrasının uzun durgunluğu içinden bakınca bugün bana çok farklı görünüyor.

Son yetmiş beş yıl artık üç perdelik trajik bir oyun gibi geliyor. İlk perdede sosyal demokrasi, kapitalist büyümeyi sosyalist vaatlerin temeline yerleştirdi. İkinci perdede Yeni İşçi Partisi, tam istihdam ve ekonomik eşitliğin yerine meritokrasinin daha sığ vaadini koyarak umutlarının içeriğini, bu büyümenin değişen biçimine uyarladı.

Böylece sosyal demokrasinin çöküşündeki bugünkü üçüncü ve son perdeye zemin hazırlandı: Büyüme ortadan kalkmış, sosyalist hedefler unutulmuşken İşçi Partili siyasetçiler yalnızca büyümeyi geri getirmeye saplanıp kaldılar.

Buna karşılık Avrupa ve Amerikan siyasetindeki yeni sağ hem büyüme vaadi hem de bir yaşam tahayyülü sunuyor.

Fosil yakıtlara daha fazla yüklenerek ölmekte olan bir gezegende kapitalist refah için son bir hamle öneriyor.

Bu hiç de iç açıcı bir ihtimal değil.

Refah devletini budayıp bir milyon komşumuzu sınır dışı ederek eski onuru ve anlamı geri getirme vaatlerinin umut değil, acı yaratacak olması da öyle.

Ancak sosyal demokratlar bu zehirli siyaseti yenmekte zorlanıyor; çünkü yol gösterici felsefelerini, iyi bir hayatın neye benzediğine ilişkin kuramlarını bütünüyle yitirdiler.

Popülistlerden bazı düşmanları belirlemenin gerekliliğini öğrenebiliriz: Örneğin, on yıllardır durgunlaşan Britanya ekonomisinden kârın kaymağını toplayan ve geri kalanımızın hayatını yaşanmaz hâle getiren varlık sahibi sınıfı.

Ancak mesele, çözümler üretmek yerine yalnızca çatışma hatlarını saptayan popülist düzeyde kalmak değil.

Asıl güçlük, uzun zamandır kayıp olan şu sosyalist anlayışı yeniden kurmaktır: Yalnızca iş değil, daha mutlu ve sağlıklı hayatlar aradığımız; hesap tablolarındaki sayıları değil, gerçekten önemli olan şeyleri, yani zamanımızın, mekânımızın ve dolayısıyla başkalarıyla kurduğumuz ortak yaşam deneyiminin niteliğini büyüttüğümüz bir anlayış.

Bunun artık kâr zorunlulukları etrafında örgütlenmeyen bir topluma dayanacağını söylemeye bile gerek yok.

Starmer’ın aşırı hizipçi liderlik modelinden belirgin biçimde uzaklaşılmış olsa da İşçi Partisi içindeki hâkim güçlerin kabul etmeye isteksiz göründüğü bu noktayı yinelemek bugün sosyalistlere düşüyor.

Bir yüzyıl önce İşçi Partili Başbakan Ramsay MacDonald, finans çevrelerini memnun etmek için işsizlik yardımlarını kesmeye kalkıştığında (Starmer’ın aksine) partiden fiilen kovulmuştu. İşçi Partisi düşünürü R.H. Tawney, bugün de geçerliliğini koruyan şu hükmü vermişti: “Britanya İşçi Partisi’nin en büyük zayıflığı... bir inançtan yoksun olmasıdır. İşçi Partisi eylemde tereddütlüdür, çünkü zihni bölünmüştür.

Yapabileceklerini gerçekleştiremez, çünkü ne istediğini bilmez. İşçi Partisi’nin zihninde bizi düşünsel ürkekliğe, muhafazakârlığa ve gelenekçiliğe sürükleyen; siyaseti gerçeklerin ardından ağır ağır sürükleyen bir boşluk vardır.” Tawney, sosyalist hayali kapitalist yöntemlere ipotek eden yavaş ve istikrarlı ilerleme umutlarına, kısacası bütün sosyal demokrat bakış açısına karşı uyarısını sürdürdü.

Bir soğanı katman katman soyabilirsiniz, diye yazdı, ancak kapitalizm bir kaplandır.

Ve “canlı bir kaplanın derisini pençe pençe yüzemezsiniz.” Hedef kaplanı beslemek değil, derisini yüzmektir.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *

Haberlerimizi Google’da Takip Edin

Gelişmelerden anında haberdar olun.

Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin