Virginia Üniversitesi araştırmacıları, 1600’den fazla “geçmiş yaşam hafızası” iddiasını içeren veri setini inceledi. Psychology of Consciousness dergisinde yayımlanan bilimsel analiz, ani ve beklenmedik şekilde ölen kişilerin bilgilerini aktaran çocuklarda, doğum ile ölüm arasındaki sürenin belirgin şekilde kısaldığını ortaya koydu.
ANİ VE BEKLENMEDİK ÖLÜMLERDE “ARA SÜREÇ” 12 AYA KADAR DÜŞÜYOR
Araştırmacılar; ifadeleri ölen kişilerin resmi kayıtları, aile mülakatları ve tanık anlatılarıyla doğrulanan 1.678 vaka içinden zamanlama verileri eksiksiz olan 1.319 olguyu mercek altına aldı.
Yapılan istatistiksel analizlerde, ölen kişinin hayatını kaybettiği tarih ile bu anıları aktaran çocuğun doğum tarihi arasında geçen “ara sürecin” (intermission time) genel ortalamada 16 ay olduğu saptandı. Ancak ölüm şekli kaza, cinayet veya ani tıbbi kriz gibi beklenmedik faktörlere dayandığında bu sürenin 12 aya gerilediği belgelendi. Doğal ve beklenen ölümlerde ise bu süre 21 ay olarak kaydedildi. Bu durum, ani ölümlerde iki olay arasındaki zaman diliminin yüzde 43 oranında kısaldığını gösterdi.

TOPLUMSAL İNANÇLAR VE KÜLTÜREL BASKI TEORİSİ ELENDİ
Çalışmanın en dikkat çekici bulgularından biri, elde edilen zamansal kalıbın sosyal, dini ve kültürel etkenlerden bağımsız şekilde varlığını koruması oldu.
Sosyal psikolog Philip Cozzolino, reenkarnasyon inancına sahip olmayan hatta bu kavramı reddeden ailelerde söz konusu zaman farkı etkisinin çok daha belirgin çıktığını vurguladı. Ailelerin sosyoekonomik düzeyleri, doğrulanmış bilgi kalitesi ve tanışıklık durumları istatistiksel olarak elendiğinde dahi sonuç değişmedi.
“METAFİZİK KANITI DEĞİL, ARAŞTIRILMASI GEREKEN GERÇEK BİR VERİ KALIBI”
Çalışmanın baş yazarı ve bilişsel nörobilim araştırmacısı Saeedeh Sadeghi, elde edilen bulguların doğrudan reenkarnasyonun gerçekleştiğine dair kanıt olarak sunulamayacağını ve mekanizma konusunda tarafsız kaldıklarını belirtti.
Sadeghi, tekil vakaların uydurma veya fantezi olarak değerlendirilebileceğini ancak bini aşkın vakada ortaya çıkan bu matematiksel kalıbın mevcut psikososyal mekanizmalarla açıklanamayacağını vurgulayarak; konunun uzağında kalmak yerine bilimsel araştırmaların derinleştirilmesi gerektiğini ifade etti.



