MevzuRize Gündem Enflasyon Ortaya Çıkardı: Kazananlar ve Kaybedenler Kimler?

Enflasyon Ortaya Çıkardı: Kazananlar ve Kaybedenler Kimler?

Enflasyonun kazananıkaybedeni kim oldu?

Okunma Süresi: 6 dk

Merkez Bankası (TCMB) yılın 3.

Enflasyon Raporu’nda 2026 tüketici enflasyonu tahminini % 28’e çekti.

Böylelikle enflasyon tahmini bir kez daha şaşmış oldu.

Artık herkes yıl sonunda enflasyonun % 30’un altında kalmayacağını biliyor, hesaplarını ona göre yapıyor.

TCMB aslında zor bir durumdaydı; eğer yıl sonu tahminini % 26’da tutsa işin ciddiyeti kalmayacak; söylemlerini kimse dikkate almayacaktı.

Yüzde 30 gibi daha gerçekçi bir noktaya çıkartsa, bu kez de teslim bayrağını çekmiş sayılacak, yıl sonu için çok daha yüksek oranlar konuşulacaktı.

Onlar da beklendiği gibi orta yolu seçti ne şiş yansın ne kebap misali 2 puan yükseltme yoluna gitti.  İşin özü, TCMB sonunda bürokratik bir kurumdur.

Halkın asıl muhatabı iktidardır.

Sonuçta bir yıl daha enflasyon düşürülememiş, Orta Vadeli Program’da öngörülen % 16 oranı tutturulamamış oldu.

Gelirleri bu oran üzerinden ayarlanan kesimler, özellikle asgari ücretliler büyük mağduriyete uğradı.  Görünen o ki, en geç 2028’de seçim yapılacağı düşünülürse, RTE ve Şimşek ekibi belirgin biçimde % 30’un altına inmemiş bir enflasyonla sandık başına gitmeyi kabullenmiş görünüyor.

Mayıs 2024’te % 75.5’e vurarak, kendilerinin hatalı ekonomi politikalarının patlattığı enflasyonu 30’lu düzeylere getirmeyi bir başarı gibi sunmaya çalışacakları anlaşılıyor.

Bırakın, Enflasyon Raporu’na göre ABD’de % 3.5, Euro Bölgesinde % 2.8, Gelişmekte Olan Ülkelerde % 5 civarında seyreden enflasyon oranlarıyla kıyaslamayı, 2020’nin sonunda Türkiye’de % 14.6 düzeyindeki enflasyonun buralara sıçramasının sorumlusunun kim olduğu sorusuna cevap vermeleri gerekiyor.

KİMLER KAZANDI?

Hatırlarsanız bir zamanlar AKP çevrelerinin diline pelesenk olmuş, ekonomideki tüm kötülüklerin müsebbibi ilan edilen bir “faiz lobisi” vardı.

Faizler üç yıldır yükseklerde uçtuğuna göre, bu lobi hükümeti teslim almış durumda.

Gerçekten de bugünkü makro ekonomik iklimden hoşnut, faiz sayesinde küpünü dolduran bir kesimin varlığı yadsınamaz.  Şu anda mevduat faizleri % 47 düzeyinde.

Temmuz enflasyonunun % 31.75 olduğu düşünülürse, 15 puanı aşan bir reel faiz söz konusu.

Rantiye kesimlerin bu yüksek faiz nedeniyle tasarruflarını artırıp harcamalarını mı kıstığını, yoksa topladıkları faizlerle tüketime mi hız verdiklerini tam bilemiyoruz.

Bu iki eğilimin birbirini dengelediğini varsaysak bile, yüksek reel faiz gelirlerinin bölüşüm ilişkilerinin bu tuzu kuru kesimler lehine daha da bozulduğunu söyleyebiliriz.

Varlıklıların portföy seçiminde, emlak fiyatlarının ve otomobil satışlarının reel anlamda gerileyişinden bu yatırımların cazibesinin TL faize yönelim sonucu zayıfladığını gözlemleyebiliyoruz.  Mehmet Şimşek’in “dezenflasyon programı” diye adlandırdığı ekonomi reçetesi, enflasyonun üzerinde bir faiz ödenmesine ve döviz kuru artışının enflasyonun altında seyretmesine dayalı olduğu için, döviz cinsi borçlanabilen büyük firmalar açısından bu kurgu ucuz TL maliyetiyle fonlama olanağı tanıyor.

Nitekim reel sektörün net döviz pozisyonu 2023 sonunda -71 milyar dolar iken, bugün -205 milyar dolara inerek, 134 milyar dolar derinleşmiş bulunuyor.

Haliyle olası bir kur düzeltme hareketine açık hale gelmeleri riski de artmış durumda.

Büyük firmalar, döviz kuru kanalıyla girdi maliyetlerinin yavaş artışıyla ve fiyatlama güçlerinin göreceli yüksek bulunuşu nedeniyle, belli etmeseler de içinde bulunduğumuz ekonomik ortamdan hoşnutlar.  Benzer bir eğilimi, döviz mevduatlarının seyrinden de seziyoruz.

Bireylerin döviz mevduatı 125 milyar dolar civarında geziniyor da olsa, bunun sadece 45 milyar doları, dolar-avro cinsinden.

Geri kalan 80 milyar dolar ise altın ağırlıklı değerli madenlere park etmiş durumda.

Onlar da altının dünya fiyatlarının artışına bel bağlıyor, getirisi yavaş seyreden dövizlerden uzak duruyorlar.  VE KAYBEDENLERİ TL kredi faiz oranlarının yüzde 48.5 düzeyinde bulunmasından en çok şikayet edenler küçük işletmeler, esnaf ve tarım üreticileri. Özellikle tahsilatın yavaşlaması sonucu işletme sermayesi ihtiyacının artışıyla, yüksek faizin belini büktüğü firmalar az değil.

Talebin yavaşladığı sektörlerdeki şirketler daha da güç durumda bulunuyorlar.

Bu nedenle konkordatolar belirgin biçimde artıyor.  Ama yüksek enflasyondan en olumsuz etkilenenler, ücretli kesimler.

Kamu çalışanlarının ve emeklilerin gelirleri yılda iki kez ayarlanıyor.

Bu ancak geçmişteki kayıplarını bir ölçüde gidermeye yarıyor.

Büyümeden refah payı ödenmesi vaadi ise çoktan unutulmuş durumda.

Bu yıl % 3 ekonomik büyüme gerçekleşirse, 2023-2026 arası refah pastası yüzde 16 büyümüş olacak.

Demek ki, varlıklı kesimlerin payına düşen dilimler giderek kalınlaşırken, ücretlilerinki yerinde sayıyor.

Bu süreçten en fazla zarar görenler ise, gelirlerinin sadece her yıl ocakta bir kez artırıldığı asgari ücretliler ve ücret ayarlamaları buna paralel gerçekleşen özel sektör çalışanları.

Enflasyon Raporu’nda gıda enflasyonu önceki rapor dönemine göre 2.2 puan yukarı çekilerek, yüzde 28.5 olarak güncellendi. Üstelik bu ayarlama iklim koşullarının uygun, hasadın bol odluğu bir konjonktürde gerçekleşti. Çünkü gübre, tohum, yem derken tarımsal girdi fiyatları yüzde 36.7 artış söz konusu.

Dar gelirli kesimlerde gıda kaleminin harcamaların daha ağırlıklı kısmını oluşturduğu, örneğin en düşük gelirli yüzde 20 gelirlerinin yüzde 29.2’sini beslenmeye ayırdığı için bu kalemin enflasyonu yoksullar açısından özellikle önemli.

Geçen yıllardaki gibi tarım üretimini sekteye uğratan gelişmelerin yaşanması halinde ise tablo ağırlaşacak.  Çoğunlukla ücretli kesim mensubu gelirini harcamalarına yetmeyenler, borçlanmaktan başka çare bulamıyorlar.

Bu şekilde etkin talep ayakta tutulduğu için, söz konusu olgu “özelleştirilmiş Keynesçilik” diye de adlandırılıyor.

Enflasyon Raporu’ndaki bir kutu çalışması kartlı harcamaların giderek market, yakıt, fatura ödemesi, sağlık, eğitim, yakıt gibi zorunlu kalemlere kaydığını; seyahat, mobilya, araç kiralama gibi ihtiyari harcamaların ağırlığının azaldığını ortaya koyuyor.  Bireysel kredi kartı harcamaları bakiyesinde taksitsiz harcamaların payının yüzde 63’e yükselmesi de ailelerin yaşam standartlarını korumak için borçlandıkları kanısını doğruluyor. Çünkü taksitli harcamalar daha çok hazır giyim, beyaz eşya, mobilya gibi isteğe bağlı ürünlerde yoğunlaşıyor. İhtiyaç kredisi faizlerinin yüzde 65 olması da faturanın borçlanmak zorunda kalan dar gelirlilere yıkıldığını gösteriyor.

Nitekim tahsili geciken alacaklar, en son ihtiyaç kredilerinde yüzde 4.5’e, kredi kartlarında yüzde 5.2’ye yükselerek kötüleşmeye devam ediyor. Önümüzdeki aylarda bireysel borç sorununun ağırlaşması ise kaçınılmaz görünüyor.  İktidarın enflasyonun mevcut düzeyinden fazlaca şikayetçi olmadığının bir kanıtı da Enflasyon Raporu’nda “Yönetilen/Yönlendirilen Fiyatların Enflasyondaki Rolü” başlıklı kutuda ortaya konuyor.

Kamu ya da kamuya bağlı kurumlar tarafından belirlenen gıda, enerji, sağlık, ulaştırma, eğitim gibi mal ve hizmetlerin fiyat artışı Temmuz 2026 itibarıyla yüzde 37.52.

Yani manşet enflasyonun 6 puan üzerinde.

Buradan Şimşek ve TCMB’nin “Enflasyon düşecek” beyanlarının olmayacak duaya amin demek olduğu ortaya çıkıyor.  Özetle, enflasyonun sadece mevcut düzeyi değil, sınıfsal izdüşümleri üzerine de yoğunlaşmak gerekiyor. Ülkedeki bugünkü tablo yüksek enflasyonun faturasını büyük ölçüde ücretli kesimlerin ödediğine işaret ediyor.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *

Haberlerimizi Google’da Takip Edin

Gelişmelerden anında haberdar olun.

Google’da tercih edilen kaynak olarak ekleyin