Bir memleketi ele geçirmek için sınırı aşmak gerekmiyor.
Kimi zaman bir üniversite kulübünün kapısından girersiniz, kimi zaman bir tribünden, bir sinema perdesinden, bazen de milyonlarca gencin cebindeki ekrandan.
Sınırlar yerinde dururken zihinlerin istikameti değişir.
Öyle ki haritada görünen ülkeyle gündelik hayatta şekillenen ülke, farkına bile varılmadan birbirinden uzaklaşır.
Size daha önce bir harita göstermiştim. Üzerinde mor pullar vardı. Her biri bir üniversitedeki sapkın LGBT topluluğunu ve DEM‘in bu alanlardaki örgütlenme etkisiyle toplumsal değişim faaliyetlerini işaret ediyordu.
Çünkü üniversite yarının öğretmenini, hâkimini, sanatçısını, gazetecisini, siyasetçisini, hatta anne babasını yetiştiren bir mayalanma sahası olduğu için bu sahadalar.
Bir neslin zihnine yerleşmek, ülkenin geleceğinde söz sahibi olmaya talip olmaktır.
İzmir‘den, Denizli‘den örgütlü biçimde Diyarbakır‘a, Amed maçına götürülen gruplar var.
Futbol sevdası mı? Elbette. Maça giden herkesin siyasi bir teşkilatın mensubu olduğunu söylemek insafsızlık olur.
Fakat tribünün yalnız tezahürat değil, aidiyet de ürettiğini unutabilir miyiz?
Belediye meclislerindeki dengeler, İmralı eksenli müzakereler, normalleşen “Demokratik Cumhuriyet“‘in dillendirilmesi, üniversite toplulukları, kültür-sanat çevreleri, sosyal medya ağları, meslek kuruluşları, STK’lar…
Hepsi ayrı mahiyette.
Ama hepsinde aynı siyasi ve kültürel kavramların giderek daha sık dolaşıma girmesi düşündürmüyor mu?
Siyasi haritayı okumaya alıştık da sosyolojik haritayı kim okuyor? Biz mi onlar mı?
DEM‘in toplumsal cinsiyet ve sapkın LGBT konusundaki siyasi ve kültürel tercihleriyle ülkemizin aile, mahremiyet ve nesil tasavvuru arasındaki gerilim ortada.
Beni ilgilendiren, insanların özel hayatı hakkında hüküm vermek değil. Aileyi, kültürü, eğitimi ve kamusal hayatı hangi değerler etrafında yeniden tanımlamak istedikleridir.
Çünkü ahlak telakkisi değiştiğinde yalnızca kelimeler değişmez.
Aile değişir.
Nesillerin birbirine bakışı değişir.
Meşruiyet ölçüleri değişir.
PKK terörünün Türkiye’ye yaşattıklarını, İsrail‘in hesaplarını ve güneydoğumuzdaki hareketliliği birbirinden bütünüyle kopuk okumayı doğru bulmuyorum.
Organize terör çetesi İsrail‘in bölgedeki birçok karanlığın aktörü olduğunu düşünüyorum.
Bu düşüncemi desteklemesi mahiyetinde bir örneği sizinle paylaşayım.
Diyarbakır‘da yıllarca evlatları dağa kaçırılan anneler, çocuklarını geri istemek için HDP binasının önünde nöbet tuttu. Kimi bir kız çocuğunu, kimi ders çıkışı kaybolan bir oğlunu aradı.
Mesela, Diyarbakır‘da canice katledilen Narin‘i düşünün. Bu cinayetin arkasında İsrail‘in, PKK üzerinden yürüttüğü adrenokrom ticaretinin bulunabileceğini düşünenlerdenim.
Ya ismini hiç duymadığımız çocuklar?
Siyasi hareketlilikle çocuk mağduriyetinin iç içe geçtiği bu coğrafyada örgütlenerek demlenen bir zihniyetin, bütün bir ülke coğrafyasının çocuklarının istikbaline göz dikmesi, kimin hesabının, hangi emelin, nasıl bir gelecek tasavvurunun mahsulüdür?
Benim endişem, bugün kültürel ve siyasi meşruiyet kazananların yarın ülkenin bütünlüğünü ve ortak değerlerini ilgilendiren konularda nasıl bir güç oluşturacağıdır.
Kendi kökünü küçümsemeyi seçkinlik sayanların açtığı boşluğu, başka sosyolojik ve kültürel projelerin doldurmasına şaşırmamalı. Böyle bir iklim, her türlü zihnî nüfuza davetiye çıkarır.
Kültürü festival sayılarıyla, turizm gelirleriyle, restorasyon ihaleleriyle ölçenler cevap versin.
Taşını koruduğunuz medeniyetin ruhunu ve idrakini bugünün gençliğine, kültürüne-sanatına, sosyolojisine ve hayatına ne kadar taşıyabildiniz?
Marifet, medeniyeti müzede saklamak değil, hayatın içinde yaşatmaktır.
Zira siyasi nizamın kaderi, sütunları sarsılmadan evvel, toplumun derinliklerinde sessizce değişir.
Bugün üniversitede konuşulan kavram yarın sanatın dili, dizide sıradanlaştırılan hayat yarın bir neslin tercihi, tribünde kuvvetlenen aidiyet yarın siyasi talep olur.
Coğrafya kader değildir ama sosyoloji kaderdir.
Coğrafya hâlâ bizim olabilir.
Peki sosyoloji?
Kültürde “dem” almayı bilmeyenin, sosyolojisini başkası “dem”leyip servis eder…



